16666,59%-1,82
43,87% 0,07
51,76% 0,19
7315,59% 0,50
11832,60% 0,00
ANKARA - Meksika bugün dünyadaki en karmaşık suç ekosistemlerinden birine sahip. 20. yüzyıl başlarına dayanan bu ekosistemin kökleri; ülkedeki siyasal istikrarsızlık, zayıf yerel yönetimler, yolsuzluk, güvenlik kurumlarının bölgesel farklılıkları ve ABD pazarının devasa uyuşturucu talebiyle birleşerek zamanla büyük bir suç, siyaset ve ekonomi üçgeni oluşturur. Başlangıçta küçük kaçakçı grupları olan Meksika’daki suç örgütleri; zamanla bölgesel fırsatları değerlendirir, devlet içindeki yozlaşmanın açtığı boşluklardan faydalanır. 1960’lardan itibaren ABD’nin marihuana ve eroine yönelik baskıları arttıkça Meksika, bu maddelerin ana üretim ve geçiş noktası hâline gelir. Yerel çeteler bu dönemde giderek daha profesyonelleşir; plaza sistemi adı verilen bölgesel kontrol mekanizması ortaya çıkar ve her bölge, uyuşturucu sevkiyatını organize eden bir suç patronunun yönetimine bırakılır.
Uyuşturucu ticaretinin küreselleşmesi ve kârın trilyon dolara yaklaşmasıyla birlikte bu yapılar birer sokak çetesinden çıkıp yeraltı ekonomisini yöneten büyük güçlere dönüşür. Kolombiya kartelleri 1980’lerin sonunda zayıflamaya başladığında Meksika kartelleri bu boşluğu devralır. Artık taşıyıcı rolleri; üretici ve dağıtımın ana merkezi hâline gelir. Bu süreçte Sinaloa Karteli, Meksika’nın kuzeybatısında yükselerek uluslararası arenanın en güçlü suç örgütlerinden biri olur. Onun yanında Los Zetas, eski özel kuvvet mensuplarının oluşturduğu askerî disipline sahip yapısıyla şiddetin dozunu artırır. Ardından Gulf Cartel, Beltrán Leyva Kardeşleri ve diğer bölgesel yapılar ortaya çıkar ve ülke âdeta birbirine rakip paramiliter suç devletçiklerine bölünür.
Bu karteller uyuşturucu ticaretinin yanında petrol hırsızlığının, insan kaçakçılığının, organ ticaretinin, siber suçların, bölgesel vergilendirmenin ve propaganda faaliyetlerinin de merkezine dönüşür. Meksika’da karteller öyle bir seviyeye gelir ki yolları, köyleri, şehirleri, mahkemeleri, hatta vergi toplama mekanizmalarını bile kendi otoriteleriyle yöneten paralel yönetimler kurarlar. İşte tam bu karmaşanın ortasında yeni bir şiddet modeli doğar: melez karakterli, hem paramiliter hem ekonomik hem de psikolojik operasyon kabiliyeti yüksek bir narkoterör yapı.
Bu yeni modelin doruk noktası, Meksika’nın Jalisco bölgesinde yükselen Cártel de Jalisco Nueva Generación olur. CJNG, diğer kartellerin aksine yalnızca bölge kontrolü ve uyuşturucu ticareti değil; aynı zamanda modern savaş tekniklerini, drone tabanlı saldırı sistemlerini, ağır silahlarla donatılmış zırhlı konvoyları ve profesyonel sicario eğitim kamplarını stratejik biçimde kullanır. Los Zetas’ın askerî disiplinini, Sinaloa Karteli’nin uluslararası ağını ve kendi bölgesel köklerini birleştirerek tehdit seviyesini her yıl bir üst basamağa taşır.
CJNG’nin kurucusu Nemesio Oseguera Cervantes - El Mencho, bu modern şiddet doktrininin mimarı olur. Lider profili, klasik kartel patronlarından çok daha farklıdır: görünmez, sistematik, intikamcı ama bir o kadar rasyonel. Kendini göstermeden yöneten bir gölge patron olarak örgütü hızla genişletir. CJNG’nin propaganda videoları devasa silahlı konvoylar, disiplinli birlikler, Kore tarzı askeri dizilişler ve kartel bayraklarıyla doludur. Bu görüntüler rakiplere gözdağı vermekle yetinmez, aynı zamanda halkın ve devletin psikolojik sınırlarını da zorlamak için kullanılır. Yardım dağıtma görüntüleriyle halk nezdinde koruyucu ve sempatik güç kimliği inşa edilirken rakiplerine yönelik vahşi infaz ritüelleriyle şiddet bir iletişim stratejisine dönüşür.
El Mencho’nun yakın geçmişte Meksika özel kuvvetleri tarafından etkisiz hâle getirilmesi, bu tabloyu değiştirmez; aksine daha tehlikeli bir aşamaya evrilir çünkü CJNG gibi karmaşık narkoterör yapıları, lider kaybı yaşadıklarında dağılmaz; fraksiyonlara ayrılarak daha küçük ama daha saldırgan hücrelere dönüşür. Grupo Elite, Los Deltas gibi alt yapılar artık liderlik savaşı verecek; Meksika’nın batısı yeni bir güç çatışmasına sürüklenecek; ABD sınırına yakın bölgelerde kontrolsüz şiddet yeniden artacaktır.
Bu tarihsel süreç, narkoterörün aslında Meksika’ya özgü bir mesele olmadığını; çok daha geniş bir coğrafyada etkileri olabilecek küresel bir güvenlik kırılganlığı olduğunu göstermiştir. Nitekim Balkanlar’da, Afrika’da, Orta Avrupa’da ve Ortadoğu’da bazı yapılar bugün CJNG’nin modelini inceleyerek kendi paramiliter ve ekonomik suç örgütlerini hibritleştirmeye çalışmaktadır. Türkiye gibi jeopolitik kavşak noktalarında bulunan devletler için bu evrime, uyuşturucu sorunu olarak bakmanın ötesinde bu hususun aynı zamanda ulusal güvenliğin stratejik tehdit alanı hâline de geldiğini göz önünde bulundurmak gerekir.
Modern güvenlik coğrafyasının bu derin kırılganlığı, Türkiye açısından yalnız uzak bir coğrafyanın hikâyesi değildir. Çünkü Meksika’daki narkoterör yapılanmalar ile Balkan geçiş güzergâhları, Avrupa pazarları, Doğu Akdeniz limanları ve Ortadoğu koridorları arasında binlerce kilometrelik mesafe olsa da aynı suç ekonomisinin damarlarıyla birbirine bağlı bir küresel ağ mevcuttur. Türkiye, jeopolitik konumu itibarıyla Avrupa’nın uyuşturucu talebine açılan en kritik kavşak noktalarından biridir. Bu nedenle Meksika kartelleri de dâhil olmak üzere Türkiye uluslararası suç yapılarının radarında yer almakta, fakat Türkiye’nin çok katmanlı güvenlik mimarisi, bu yapıların ülkeye sızma ihtimalini daha oluşmadan boğan sert bir bariyer oluşturmaktadır. Son yıllarda Türkiye’de yürütülen Kökünü Kurutma, Narkoçelik, Tırpan, Bataklık, Silindir, Kafes ve Narkogüç operasyonları, sadece sokakta uyuşturucu satan kişilere yönelik münferit kalmamanın yanı sıra birlikte bu işin arkasındaki asıl yapıya da yönelmiştir. Bu operasyonlar sayesinde uyuşturucu ticaretinin;
· Para trafiği,
· Uluslararası bağlantıları,
· Liman ve sınır sevkiyatları,
· Para aklama yöntemleri,
· Mafya tipi örgütlenmeleri,
tek tek ortaya çıkarıldı ve etkisiz hâle getirilmiş, böylece uyuşturucu satan küçük gruplarla yetinilmeyerek onları besleyen ana şebekeler, para kaynakları ve lojistik hatları da çökertilmiştir.
Özellikle Bataklık Operasyonu, Avrupa merkezli bir Türk kökenli suç yapısının Latin Amerika bağlantılarıyla kurduğu milyarlarca liralık kara para mekanizmasını çökertmiş, uluslararası literatürde bile örnek gösterilen bir vaka hâline gelmiştir. Yine Mersin ve İzmir limanlarında yakalanan tonlarca kokain sevkiyatı, Latin Amerika menşeli uyuşturucu akışının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasına yönelik girişimlerin erken aşamada bertaraf edildiğini göstermektedir. Bu operasyonların ortak özelliği, Türkiye’nin “sokak düzeyinde mücadele” yürütmediğini, tam tersine kartelleşme eğilimi gösteren yapıları finansal, lojistik ve örgütsel düzeyde çökertmeyi hedefleyen bir strateji benimsemesidir. Devletin MASAK üzerinden yürüttüğü finansal iz sürme faaliyetleri, kripto varlık transferlerinden uluslararası havalelere, altın piyasası hareketlerinden paravan şirketlere kadar çok geniş bir alanda suç örgütlerinin nefes borularını kesmektedir.
Türkiye’de zaman zaman ortaya çıkmaya çalışan mafya görünümlü gruplar, CJNG gibi büyük kartellerden taktiksel öykünme eğilimi gösterse de devletin operasyonel refleksi bu yapıları daha filiz hâlindeyken etkisizleştirmektedir. Çünkü Türkiye’de güvenlik aygıtı mafyalaşmaya, kartelleşmeye, bölgesel otorite kurmaya veya paralel yapılanma inşa etmeye yönelik her girişimi ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak kabul eder. Bu nedenle ülke içindeki suç grupları, ne zırhlı konvoy oluşturabilir ne paramiliter bir kapasite kurabilir ne bölgesel hakimiyet tesis edebilir ne de Meksika’daki gibi yerel devlete dönüşme iddiasında bulunabilir. Devletin sert ve proaktif tavrı, bu tür bir karmaşık suç yapısının Türkiye’de kök salmasına imkân tanımamaktadır.
Bu operasyonel mukavemet kuvvetinin arkasında ise kolluk kuvvetlerinin yanı sıra, teknolojik gözetim sistemleri, sınır kontrol altyapısı, istihbarat birimlerinin entegre çalışma modeli ve uluslararası iş birliği mekanizmaları yer almaktadır. Türkiye bugün Balkan rotasını baskılayan, Akdeniz’den gelen hatları kesen, İran–Ağrı hattını kontrol eden, İstanbul merkezli lojistik ağları izleyen ve Avrupa ile eş zamanlı operasyonlar yürüten bir yapıya sahiptir. Bu bütünlük, uyuşturucu ticaretinin ekonomik kısmının yanında, PKK ve benzeri örgütlerin finansmanı açısından da stratejik bir tehdit oluşturduğu gerçeğini dikkate alan geniş bir güvenlik konseptinin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Dolayısıyla CJNG’nin Meksika’da geliştirdiği melez narkoterör modeli, Türkiye için bir uyarı niteliği taşısa da Türkiye’nin kurduğu güçlü, hızlı ve istihbarat temelli güvenlik doktrini, böyle bir yapının ülkeye nüfuz etmesini daha oluşmadan engelleyen bir stratejik direnç hattı oluşturmuştur. Uyuşturucu ticareti, bir kamu düzeni problemi olmaktan ziyade kartelleşme eğilimi gösteren yapıların ekonomik, paramiliter ve propaganda kapasitesini finanse eden bir tehdit olarak da görülmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü agresif mücadele kendi sınırlarının yanında Balkanlar, Avrupa ve Doğu Akdeniz güvenlik mimarisini de koruyan bir bariyer niteliği taşımaktadır. Meksika’daki narkoterörün geldiği boyut, Türkiye’nin bugün gösterdiği reaksiyon kapasitesinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha ortaya koymakta; devletin bu refleksi sayesinde CJNG benzeri bir yapının Türkiye topraklarında nefes alabilecek bir zemine kavuşması mümkün görünmemektedir.
KAYNAK: TESPAM