
Bir önceki yazımı okuyanlar hatırlayacak; Ali Rıza amcamızın evinin önünde, bizleri karşıladığı, o anda yazımı sonlandırmıştım.
Kaldığımız yerden devam edelim.
Bahçenin sonunda; evin girişinde bulunan; bir, iki taş basamağı çıkınca, dönüp arkamda bulunan eşsiz doğayı izledim bir süre.
Sessizliğin derinlerinden gelen kuş seslerinin serenatı, saatler süren yol yorgunluğumu sanki bir anda alıp götürmüştü.
Buradan gölün görünüşü, daha bir güzeldi. Gölün üstünde yeşilin, lacivertin tüm tonları adeta dans eder gibiydi.
Bunları düşünürken, Ali Rıza amcanın sesi kapının önünde duyuldu.
–Nihayet geldin. Çok bekledim seni. Şükür kavuşturana. dedi ve eliyle evin içini göstererek ;
– Hoş geldin evimize, sefalar getirdin. Geç hele; geç, buyur şöyle..
–Hoş bulduk. dedim, tebessüm ederek devam ettim.
–Sizce de uygunsa, biraz burada soluklanmak isterim. Hem hava da çok güzel. Bu harika tablo burada dururken, iyice bakmadan, iyice görmeden geçmek olmaz hemen.
Eşi elindeki su bidonunu yere bırakıp söze karıştı birden.
–Bey, ben kahveleri buraya getireyim o vakit. diyerek eve doğru girmek üzereyken; aklıma elimde bulunan çikolata paketi geldi.
–Teyzeciğim, bunu size getirdim. Buyurun lütfen. diyerek paketi kendisine uzattım.
–Zahmet etmişsin, ne gerek vardı? derken; yüzüme iyice dikkatlice baktı, sonra da hızlıca evin içine girdi.
(Yazımın üstünde bulunan fotoğraf, geldiğimiz ev olsun. Daha önce de söyledim gibi: adı üstünde, bu bir hikâye. Hayallerimizi neden kısıtlayalım ki? Sonuna kadar değerlendirelim bu fırsatı..)
Sonra Ali Rıza amca da, iki tahta sandalyeyi içeriden kapıp geldi. Sırtımızı evin giriş kapısının olduğu duvara doğru yaslayarak yanyana oturduk. Karşımızdaki bu manzara, benzersiz bir huzura dalmak gibiydi sanki.
Yankılanarak duyulan cuma namazının ezan sesi bitene kadar, konuşmadan yalnızca etrafı izledim.
Her yer; papatya, nergis ve çiçeklerin kapladığı saksılarla doluydu. Tek katlı bu taş evin üstünde, çatı katı vardı. Evin aşağıda olan kısmında da kapısı bahçeye açılan ve pencereleri olan bir takım ev daha vardı. Bahçe, her yer tertemiz ve çok düzenliydi. Bahçeyle sürekli ilgilenildiği belliydi.
Ezan bittiğinde, Ali Rıza amcaya dönüp:
–Seni de namazdan geri koydum galiba dedim.
Gülerek
–Yok yok üzülme. Epeydir gitmem camiye.
–Neden?
– Sorma. Ben artık eğilerek namaz kılamam. Dizlerimi bükemem eskisi gibi gayri. Uzunca bi vakittir tabure koyarım altıma. Öyle kılarım namazımı . Birkaç ay önce genç bir imam geldi bizim köye. Ben de yine aldım plastik taburemi, indim camiye. Namaz bittikten sonra kendisi ile tanışmak, sohbet etmek istedim. Daha bir şey söylemeden, elimdeki tabureyi görür görmez; " Amca, böyle namaz kılınmaz, kıldığını namaz kabul olmaz!" deyince; kendisi ile hiç tartışmadan döndüm arkamı, çıktım camiden. Çıkış, o çıkış. Ondan sonra hep evde kılarım namazımı.
–Neden olmazmış, pek âlâ olur.
–Camideki cemaat de aynısını söyleyip, çıkıştı imama. Ben bir şey demedim, güldüm geçtim. Olay çıksın istemedim. Zaten adımız çıkmış dokuza, inmez sekize! Sonra bekledim, belki eve gelir de gönlümü alır deyi amma, gelmedi. Canı sağ olsun ne deyim.
Sonra nefeslendi, eliyle işaret ederek ;
–Şu taa aşağıda; ilerde, mavi evi gördün mü? Hani köy konağının arkasındaki mavi ev.
–Evet gördüm. Sizin evi orada oturanlar bana tarif etti de öyle buldum. Hem oğluyla da tanıştık.
–Bizim deli İsmail'in evi orası. Bakma sen "deli" dediğime. İsmail aklına gelen her bi şeyi pattanak suratına deyiverir. Gönlünden geçeni şakkadanak söyler. Gerçekleri adamın suratına suratına çarpıverir. Bu da bazen insanın pek hoşuna gitmez. Çünkü gerçekler her zaman tatlı olmaz, bazen içini acıtır.
Ee, "Velilikten önce delilik gelir." diye bir söz var ya. Hah, işte bu söz; tam İsmail için söylenmiş sanki. Aslında yüreği çok temiz, paktır emme; köylü onun adını öyle koymuş bi kere..
Sözleri bittiği anda, Ali Rıza amcanın eşi elinde tepsiyle karşımızda bitiverdi.
Altında küçücük renkli desenleri olan, siyah bir şalvarı vardı. Üstündeki çiçekli pembe uzun bluzu neredeyse dizlerine kadar sarkmıştı.
Bluzunun üstünde krem rengi yün örgü bir yeleği bulunuyordu. İri kahverengi düğmelerle, yeleğin önünü iliklemişti.
Başında da kenarları işlemeli beyaz yazmasının uçları omuzlarından aşağı doğru düşmüştü.
Özellikle bana bakarken gözlerinin dolduğunu hemen fark etmiştim. Geleni gideni pek olmayan bu evde; "Misafiri demek çok seviyor. İyi ki gelmişim. Gelmeme çok sevindi demek." diye düşündüm.
Tepsideki kahvelerle önce bana doğru eğildi, gözleri yine dolu dolu bana bakarak;
–Bey, gayfeleri getirdim. Her zamanki gibi yaptım, emme bilmem ki misafirimiz haz eder mi?
–Sen hiç merak etme; sever, sever. dedi gülümseyerek Ali Rıza amca.
Eşinin getirdiği tepsiden kahve fincanını alırken de, eşine bakıp;
–Hanımın adı Gülümser ama ben ona hep Gülüm derim. Çünkü o benim hayatımın en güzel kokusudur. Adı gibi hep güler yüzlüdür.
Gülümser teyze biraz utanmış bir şekilde tepsiyle tekrar eve girdi. Ardından elinde koca bir minderle dışarı çıktı. Kocasının oturduğu sandalyenin hemen önüne, yere güzelce bıraktı . Üstüne de bağdaş kurup oturdu. Sonra da bir sağa bir sola kendini sallayarak iyice tam karşımda, mindere yerleşti.
Eşini izleyen Ali Rıza amca başını ona doğru eğip, biraz sessiz;
–Sen gitmecen mi aşağıya? Köy konağında kadınlar bekler seni.
Eşi de ağzını eliyle kapatarak, kısık bir sesle;
–Bey, yakından daha çok bi benziyor.
–Şst. Duyar, çok ayıp olur. dedikten sonra da biraz daha sesini yükselterek;
–Hadi sen git, bekletme komşuları. Ben bakarım Tansel beye.
–Yok gitmecem. Misafirimiz uzun yoldan gelmiş. Hem karnı açtır belkim, kalkıp bir şeyler hazirleyem mi?
Gülümser teyzenin bu sözlerine karşılık ben de;
–Şu anda aç değilim. Yolda bir şeyler atıştırdım. Daha sonra belki. dedim ve Ali Rıza amcaya dönerek;
–Ali Rıza amca, sen İsmail beyi anlatıyordun.
–Hah, evet. Deli İsmail'in oğlu; hani senin gördüğün o delikanlı, yıllardır polislik yapar. Oradan oraya tayini çıkar, durur. Geçen hafta geldiler köye. Bir oğlu, bir de güzel bir kızı var. Oğlu okula gidiyor ama kızı bu sene başlayacak.
Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra,
–Geçen bu kız, köyün bebeleri ile Kur'an kursuna gitmek istemiş. Özenmiş demek köyün çocuklarına. Başını bi güzel örtmüş, Elif B'yi de bir güzel almış koltuğunun altına; arkadaşlarıyla birlikte tutmuş caminin yolunu. Çok geçmeden eve ağlaya ağlaya dönüvermiş. Babası, anası da çok meraklanmış. Ne oldu diye sormuşlar. Çocuklar bir şey yaptı sanmışlar.
Başını gülerek sallayarak;
–Bu yeni gelen cami imamı bu yavruyu "Sen hiçbir şey bilmiyon, çabuk çık camiden!" deyip kolundan tutup çıkarmış meğer..
Polis oğlunu zor tutmuş bizim deli İsmail. İyi ki de tutmuş. Yoksa pek güzel şeyler olmazdı. Yalnız neye şaşarım bilir misin? Bu genç imam gelip onlardan da özür dilemedi. Çocuğun gönlünü hâlâ almadı.
Derin bir nefes alıp;
–Oysa İslam dini gönül kırmayı reddeder. Hoşgörülü olun der. Hele ki bayramda; kimse küs, dargın kalmamasını emreder. dedi.
Başını yukarı doğru kaldırıp sonra karşıda duran göle bakıp;
–Bilir misin, çok önceleri camimizin imamı yoktu. O zamanki muhtar ve köylüler benim imamlık yapmamı istediler. Ben de kabul ettim. Uzun yıllar imamlık yaptım ama köyden birkaç kişi beni ilçe müftülüğüne şikayet etti.
Ben de merakla;
–Neden şikayet ettiler seni? dedim.
İçin için gülüp durduktan sonra;
–Ben Kuran'da bulunan Allah'ın ayetlerini önce Arapça okur, sonra da Türkçe tefsirini, yani; anlamını söylerdim cemaate. Onlar da pek bir haz alırlardı...Öyle ya, insan anlamadığı şeyi nasıl bilsin, nasıl öğrensin? Kelime-i şehadetin, namaz dualarının anlamlarını sürekli okudum onlara. Fatiha suresini hatta; Bismillahirrahmanirrahimin ve kelime-i tevhidin bile anlamlarını ezberlettim çoğu köylüye. Sonra bunla da kalmadım, köyün kahvesine de her gün gidip, bazı ayetlerin ne anlattığını deyip durdum. Önceleri pek kulak asmadılar amma sonrasında beni dinler oldular. Onlar da her gün bir ayetin Türkçe anlamını öğrenip, birbirlerine öğretir oldu. Zaten ne olduysa, ondan sonra oldu.
–Seni şikayet ettiler..
–Evet, öyle oldu. Köyden bazıları kalkmış taa Kaymakam' a kadar çıkmışlar. Neymiş efendim, Allah'ın Kelâmı Arapçadan gayri okunmazmış, Türkçe mealini okumak günahmış diye şikayetler etmişler.
Kahvesinden bir yudum daha alıp devam etti.
–Aslında müftü bey beni çok iyi tanır, çok da sever. Çoğu lafa söze bakmamış, kulak asmamış ama bu iş taa Kaymakam beye kadar gidince... Anlayacağın mecbur kalmış. Ben de, o arada kalmasın diye bir daha karışmadım bu camii işlerine. Eş dost pek bi üzüldü, gidelim "biz de konuşalım kimle konuşacaksak" deseler de ben yok dedim. Kabul etmedim.
Hem biliyon mu? Bu genç, benden sonraki üçüncü imam. Hele bundan önceki, tam beş yıl kaldı köyümüzde. O bana selam bile vermezdi. Herhal benim adımı belletip yollarlar bu hocaları.... dedikten sonra ikimiz de sesli kahkahayı patlattık.
Gülerken birden Gülümser teyzenin bana daha da dikkatlice baktığını yine fark ettim. Adeta gözünü benden alamıyordu. Benim fark ettiğimi görünce de başını kocasına doğru çevirerek; titrek bir sesle;
–Bey ben gideyim artık konağa. Gidip de hemen döneyim. O zamana kadar da misafirimiz karnı acıkır gali.
Gelir yemeğinizi hazır ederim. dedikten sonra da yüzü bir anda hüzünle kaplandı. Buğulanan gözlerini eliyle belli etmeden silerek yavaş yavaş kalktı ve köy konağına doğru yürüyerek gözden kayboldu.
(Devamı bir sonraki yazımda)
Sağlıcakla kalın.
Tansel GEYİK
