Tansel GEYİK


ALİ RIZA BEY AMCA (3)

[OĞUL LEVENT]


Gülümser teyze buğulanan gözlerini eliyle belli etmeden silerek yavaş yavaş kalktı ve köy konağına doğru yürüyerek  gözden kayboldu....

           

Ali Rıza amca,  eşinin ardından bir süre sessizce bakıp durdu. 
Sonra içini çekerek;
–Tansel bey, sen de fark ettin değ mi?
–Neyi, Ali Rıza amca?
–Gülüm' ün sana nasıl baktığını, sen de fark ettin. Ben bildim...

Cevap vermedim, sessiz kaldım ama merakımı da gizleyemedim.
Kendisine baktım sadece.

–Sen tevafuk nedir, elbet bilirsin..
Bildiğin şeyi sana anlatmacam elbet. Ama gali bilmen gereken önemli bi şeyi anlatıvecem şimdi sana.

Sanırım telefonda söyleyemediği neler varsa, anlatacağı o önemli ana geldik diye düşündüm.

O, gömleğinin cebinden sigara tabakasını eline alıp içinden bir sigarayı ağzına götürdü.
İki eliyle yeleğinin ceplerini üstten yokladıktan sonra bulduğu çakmağı çıkardı.  Ateşi rüzgârdan korumak için iki eliyle çakmağı çevreleyerek yaktı sigarasını;  derin bir nefes çekti ve başını yukarı doğru kaldırarak içindeki dumanı salıverdi. Sanki içinde biriken ne varsa dışarı atarcasına, öylesine bir salı verişti bu...
Konuşmaya başlamadan ön hazırlık gibiydi sanki.

–Seni telefonda aradığım günü hatırladın de mi?  Çok şaşmıştın hani. "Bana nasıl ulaştın? Gazetedeki köşe yazımda telefon numaram yok" dediydin. Ben de sana "buraya gelince anlatırım" dediydim.
Gali anlatayım..diyerek arkasına yaslanarak devam etti.

–Benim ilçede yaşayan bir yeğenim var. Adı Yılmaz. Gübre, ilaç, tohum neyim satar yıllardır. Senin de arkadaşınmış meğer. Sen gazataya yazı yazmaya başladığında, bana  gönderdi ilk yazını telefondan. Hani şu; "Basmalı uçlu kalem" diye başlayan yazını. "Dayı, mutlaka oku. Bu benim arkadaşım." diye de iyicene tembihledi. Bilir benim okumayı ne kadar çok meraklı olduğumu. Ben de senin köşe yazını bilgisayarda açtım, başladım dikkatlicene okumaya. Sonra Gülüm yanıma yaklaştı. Biraz sonra "Kim bu diye? " sordu. Ben de; "bizim Yılmaz 'ın arkadaşıymış." dedim. Hem ben o yazından pek bi etkilenmiştim....

Neyse, Gülüm de dikkatlice, öyle bakınca; senin yazını okuyor zannettim di... Sonradan okuma yazma öğrendiği için yavaş yavaş okur o. Ben yazıyı aşağıya doğru, ekranı gaydırınca; "Dur, yukarı çık!"diye çıkıştı. Ben de;  "Daha okumadın mı? Hâlâ pek yavaş okursun be Gülüm. " deyip gülünce...
"Bak bey! Görmüyon mu?  Baksana şu resme!" dedikten sonra koşa koşa geçti odamıza, yatağa attı kendini. Ben salondan bile duyar oldum bir türlü bitmeyen ağlamasını.

Sigarasından bir nefes çektikten sonra, arka cebinden siyah cüzdanını çıkarıp içindeki vesikalık fotoğrafı bana uzatarak;
–Bu benim oğlumun okula ilk başladığı gün çekilen fotoğrafı. Hiç ayırmam yanımdan. Hep taşırım cüzdanımda...
–Nerede şimdi oğlun?
Uzaklara yine daldı gözleri. Öyle boş boş bakarak;
–Gideli çok oldu, çook..

Ali Rıza amcanın yüzü o anda değişti. Öylece kıpırdamadan durdu bir süre.
Ardından sigarasından bir nefes daha çekti ve bana dönerek;
–Oğlum Siirt'te askerdi... 
15 Ağustos 1984'de şehit düştü.....

Bir anda sanki zaman durdu.  Anlatırken bile, içindeki ateşin harı çok belliydi. Aradan kırk sene geçmesine rağmen, yarası hâlâ kabuk bağlamamıştı demek. Kolay mı? Sonuçta acıların en büyüğü;  evlat acısını yaşamıştı.

Sesini biraz kısarak;
–Biliyon mu? Bir baba evladının doğum tarihini heç unutur mu?....
Ben unuttum çoktan, hatırlamıyom..

Gözlerinden inen yaşları eliyle sildikten sonra;
–Aklıma yalnız 15 Ağustos tarihi gelir. O gün, yüreğim sessizce şişer şişer dolar;  yanar kavrulur içim. 
Ama Gülüm'e belli etmem elbet. Böyle olduğumda çıkar evden giderim. Nereye gittiğimi bilmeden uzaklaşırım. Sonra bi de bakarım ki; yine Levent'imin mezarının başına gelivermişim. Biraz kalırım orda. Konuşurum onunla, biraz dertleşirim. Ben ona köyden, ordan, burdan  anlatır dururum öyle. Beklerim;  o da anlatsın, o da bir şey söylesin  emme, Levent'im hiç bir şey demez... Yalnızca beni dinler. Sonra kendime pek bi kızarım, pek!
O hayattayken, neden karşıma alıp, baba-evlat gibi değil de; şimdiki gibi bir arkadaş gibi konuşmadım diye onun başında hırslanırım kendime....

Başını öne eğdi, sonra tekrar bana bakarak;
–Hep mi yitirdikten sonra aklımız başımıza gelir?  Neden insanoğlu birçok şeyin gıymatını gaybetmeden anlamaz? Bunları çok düşündüm ben biliyon mu?  İnsan neden böyle bi varlık? ...ve bir anda;
–Bekle hele! Gülümser teyzen gelmeden sana bi şey göstercem..dedi ve hızlıca sandalyesinden kalkıp eve girdi.

Kısa bir süre sonra da elinde büyük bir çerçeveyle kapıda göründü.
–Bak bu benim Levent'imin askerlik resmi. Komutanları, şehit olduğunu haber ettikleri gün ellerinde getirdiydi.  Son fotoğrafı buymuş. Biz de salona astık, orda öyle durur resmi. O günden ber o fotoğrafa bakar dururuz...

Sonra çerçeveyi bana uzatarak;
–Bak, sana ne kadar benziyor de mi?
Gülüm senin gazatadaki resmini görünce hemen fark etti. Ben yazını merak ettim di, hiç resmine bakmadım dı.
Gülüm söyleyince, ben de o vakit dikkatlice baktım. Valla haklıydı. Hele şimdi seni yakından görünce daha bi benziyon sanki. Bir de  gülüşün, tıpatıp aynı Levent'imki gibi.  Yaşasaydı; "yaşın benzemesin" senin yaşında olacaktı o da...
Allah sana uzun ömürler versin...diyerek bir sigarasından bir nefes daha çekti..

–İşte, Gülümser teyzen de seni görünce "illa köye çağır. Madem konuşacan onla; buraya gelsin, burda konuş, misafirimiz olsun." diye günlerce başımın etini yedi. Ben de baktım; yine eskisi gibi hastalanacak, kötü olacak, çok korktum. O yüzden seni buralara kadar yorduk, hakkını helal et oluğ mu?
–Estağfurullah, helal olsun ne demek. Sen telefonda "sana çok önemli şeyler söyleyeceğim" dediğin bu, oğlundu demek. Çok üzüldüm..
–Yok değil. Asıl sana söyleyeceğim bu değil elbet. Gülüm'ün sana bakışlarından rahatsız olma diye ben anlattım bunları .Telefonda da her bi şeyi anlatırdım elbet ama gelmeni Gülüm için istedim senden...

Sigarasından bir nefes çektikten sonra devam etti;
–O kara günü hiç unutmam. Sabah erken bir saatti. Muhtarla birlikte ahaliyi bir anda karşımda görünce; içime bir şey düştü o an, düştü emme....
Anladım elbet;  kötü bir haber var. Ama  kondurmadım hiç Levent'ime. Almadım heç üstüme. Aklıma geleni
"Yok, olmamıştır, bir şey" diye def etmeye çalıştım. O anda dua ettim, "Allah'ım bu gerçek olmasın." diye. Emme olanın önüne kimse geçemez, kimse kaçamaz. Sanki kıyamet koptu o an içimde. Gülümser evde değildi o vakit. Köyün tandır evinde, kadınlarla toplanmış, birlikte ekmek açardı. Haberi alınca; onun gelişini de hiç unutmam. İki, üç kadın koluna girmiş, ayaklarını yerde sürüye sürüye zor çıktıydı eve. Feryadını karşı Başköy'den duymuşlar tee. Benim de kulaklarımdan çıkmaz heç.
Hele hele; sonra komutanlar ellerinde bayrakla kapımızın önüne geldiklerinde; Gülümser teyzen birden  kollarımda bayıldı, kaldı. 
Üç , beş gün öylece yattı. Heç gözyaşı dinmedi. Kalkmadı yataktan. Sonra askeriyeden geldiler, ambulansla alıp Ankara'daki Gülhane Askerî Hastanesine götürdüler. Epeyce bi kaldı orda. Tedavi ettiler ettiler emme; bu kadar oldu, ancak bu kadar düzeldi...

Yine gözü daldı ve;
–İşte, sen gelmezsen,  yine öyle kötü olur diye çok korktum. Çünkü ne zaman üzülse, kötü bir haber alsa yataklara düşer. Günlerce başını kaldıramaz yataktan....
Sağ ol,  iyi ki beni kırmayıp geldin. 
O yüzden sana öyle bakıp bakıp durur; O yüzden sana baktığında gözleri dolar hep. Sen de fark ettin elbet. Ama  rahatsız olma emi. Sen onun kusuruna bakma gali.... 
Hem bak gördün mü? Senin yanından gitmek bilmedi bir türlü. Halbuki her cuma, erkekler cuma namazına camiiye gittiğinde, kadınlar da köy konağında toplanırlar. Her hafta bu günü dört gözle bekler durur Gülüm. Ama bu sefer pek bi gönülsüz gitti. Aklı burda; sende  kaldı şimdi onun.  Hazır o yokken bunları sana anlatıverem dedim...dedikten sonra zor da olsa tebessüm ederek;
–Sen yine bunları heç bilmemiş ol emi, olur mu?..
–Merak etme Ali Rıza amca. İçini sen ferah tut. Aslında iyi oldu anlattığın....

–Şey aslında bi şey dağa vağ. Vağ emme sana nasıl diycem bilmiyom.
–Söyle lütfen.  Çekinme.
–Yok, çekinmek değil de. Senden bunu nasıl isteycem bilmiyom. Zaten seni çok yorduk. Tee kalktın buralara kadar geldin. Şimdi de.....
Artık sen bu yaşlı emmine aldırma ama senden son kez gali bi şey isteycem.

–İste, yapabileceğim bir şeyse elbette olur tabii ki. Sen rahat ol.
–Bugün biliyon, bayramın son günü. Yarın da cumartesi, yani tatil sayılır. Bu gece gel, bizde kal. Gülüm geldiğinde, bunu duyarsa çok sevinir. Valla, dünyalar onun olur. Ben onu tanımemmi? Altmış yıldır baş koyarız aynı yastığa.  Biliyom, hazırlıksız geldin. Üst baş yanında getirmedin. Merak etme bizde pijama neyim var...
Kalır mısın bu gece ha,  yapar mısın bu eyiliği bize?...

Nasıl "hayır" diyebilirdim ki?
Karşımda bana bakan bir çift o göze nasıl "olmaz, kalamam" diyebilirdim ki?
Gülümseyerek;
–Tamam kabul, ama bir şartım var. 
–Neymiş o söyle, başım üstüne. 
–Başın var olsun. Sanma ki anlamadım, sanma ki fark etmedim. Buraya gelmeden meşhur o kahvenizi öğrendim de geldim. Gülümser teyzem üzülmesin diye ses etmedim ama, önümde duran kahve sizin meşhur o kahveniz değildi...gülerek dedikten sonra da; Ali Rıza amca yerinden hemen kalkıp önümdeki ağaç gövdesinden yapılma kütüğün üstünde duran kahve fincanın doğru eğildi ve; 
–Ah be Gülüm ah! Sana bizim özel kahveden yapacak yere yine normal kahve yapıp getirdi. Bazen böyle yapar, garibim kendinde değil ki...

Fincanı eline alıp doğrulduktan sonra da sevinçle;
–Tamam, madem sen bu gece kalcen,  o zaman ben sana bizim gerçek kahvemizden yapayım da geleyim.  Karşılıklı şöyle bi güzel keyifle içelim, oluğ mu?

Onay anlamında, yalnızca başımı eğdim. Aslında biraz yalnız kalmak bana çok iyi gelecekti. Meğer Gülümser teyzenin anlam vermediğim o bakışlarının ardındaki hikâyesi buymuş. Yüzündeki o hüznün nedeni de  bu hikayenin ağırlığındanmış demek. Herkesin mutlaka bir hikâyesi vardır. Ama içlerinde bazıları var ki; dinlemek bile ağır gelir, her insan taşıyamaz...

Bu duyduklarım karşısında kendimi kötü hissettim. Ayağa kalkıp merdivenlerin başına kadar geldim. Köye baktım bir süre, bir ara gölün üstündeki ışıkların yansımasına takıldı gözüm. Durdum biraz, öylece izledim. Başımı yukarı doğru kaldırınca, tepemdeki güneş rahatsız etti. "Şimdi bu kadar aydınlığın hiç sırası değil" diye düşündüm. Sanki sığınacak bir yer aradım o an.. "Yüreğimin az da olsa  serinlemesi için biraz karanlığa ihtiyacı var." diyerek kapattım gözlerimi.
Kuş cıvıltılarını duymak biraz iyi geldi. Sonra gölden gelen hafif esintinin derinliklerindeki o belli belirsiz  yosun kokusununu hissettim. Derin derin nefes alıp verdim. Böyle ne kadar kaldım bilmiyorum..

Birden,  Gülümser teyzenin sesiyle gözlerimi açtım. Tam karşımda, elinde kağıt peçete ile sarılı bir tabakla duruyordu. Geldiğini fark etmemiştim.
–Hayırdır, sen eyi misin? Yohsa başın mı ağrır? Uykun neyin mi geldi yohsam? Alışık olmayanlara buranın havası pek kötü çarpar...........

(Devamı, bir sonraki yazımda.)

Sağlıcakla kalın.
Tansel GEYİK

SAVAŞIN 15. GÜNÜNDE YOĞUN BOMBARDIMAN

TRUMP'TAN İRAN'A YENİ TEHDİT

İRAN'DAN İSRAİL'E YENİ SALDIRI

ORTADOĞU'DA SAVAŞIN 13. GÜNÜNDE KARŞILIKLI SALDIRILAR DEVAM EDİYOR

İTALYA ABDE VE İSRAİL'İN İRAN MÜDAHALESİNE KATILMAYACAK

ABD ORDUSUNUN BÖLGEDEKİ OPERASYONEL ALTYAPISI İMHA EDİLDİ

ORTADOĞU'DAKİ SAVAŞ'TA 12.GÜN

TRUMP: İRAN İLE GÖRÜŞEBİLİRİM

İSRAİL SALDIRILARI LÜBNAN'DA GÖÇ DALGASINI BÜYÜTÜYOR

İSRAİL VE ABD BÜYÜKELÇİLİKLERİNİ KOVAN ÜLKELER HÜRMÜZ BOĞAZINDAN GEÇEBİLİR

LİG TABLOSU

Takım O G M B Av P
1.GALATASARAY A.Ş. 25 19 2 4 41 61
2.FENERBAHÇE A.Ş. 25 16 0 9 32 57
3.TRABZONSPOR A.Ş. 25 16 3 6 22 54
4.BEŞİKTAŞ A.Ş. 25 13 5 7 15 46
5.RAMS BAŞAKŞEHİR FUTBOL KULÜBÜ 25 12 7 6 17 42
6.GÖZTEPE A.Ş. 25 11 5 9 10 42
7.KOCAELİSPOR 25 9 10 6 -3 33
8.SAMSUNSPOR A.Ş. 25 7 7 11 -3 32
9.ÇAYKUR RİZESPOR A.Ş. 25 7 9 9 -3 30
10.GAZİANTEP FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 25 7 9 9 -10 30
11.CORENDON ALANYASPOR 25 5 8 12 -4 27
12.NATURA DÜNYASI GENÇLERBİRLİĞİ 25 6 12 7 -6 25
13.TÜMOSAN KONYASPOR 25 5 11 9 -10 24
14.HESAP.COM ANTALYASPOR 25 6 13 6 -15 24
15.İKAS EYÜPSPOR 25 5 13 7 -17 22
16.KASIMPAŞA A.Ş. 25 4 12 9 -15 21
17.ZECORNER KAYSERİSPOR 25 3 11 11 -27 20
18.MISIRLI.COM.TR FATİH KARAGÜMRÜK 25 3 17 5 -24 14

YAZARLAR