
Yemek faslı bittikten sonra Ali Rıza amcayla birlikte misafir odasına geçtik. Yere serilmiş kırmızı desenli halının üstünde kare bir sehpa vardı. Ortasındaki dantel işleme örtünün üstünde duran büyükçe bir vazo, içinde dalından koparılmış üç, beş taze pembe güllerle süslenmişti. Pencere tarafında simetrik koyulmuş iki tekli koltukların karşısında da bir kanepe bulunuyordu. Hemen yanında da meşe ağacından bir yemek masası, etrafındaki yine aynı ağaçtan yapılmış sandalyeler eşlik ediyordu. Tekli koltuklarla bu masa ve sandalyelerin aynı ustanın elinden çıktığı, takım olduğu belliydi. Ufak tefek hatalar olsa da güzel duruyordu.
Çerçeveleri zamana yenilmiş, siyah beyaz birçok fotoğraf duvarda asılıydı. Salona girişte karşı duvarın tamamı tavana kadar uzayan ahşaptan yapılmış tahta rafları ağırlıktan aşağıya doğru esnemiş kitaplarla dolu koca bir kitaplık vardı.
Salonun girişinde kapının yanındaki ceviz sandığın üstünde kenarlarında küçük nakış işlemeli beyaz bir örtü verevine serilmişti..
Sandığın üstünde duran bakır ibriği yere indirdi Ali Rıza amca. Örtüyü güzelce katlayarak tekli koltuğun kenarına koydu, öne doğru eğilerek sandığın kapağını yavaşça kaldırıp duvara yasladı.
Ayakta kendisini öylece izlerken, bana döndü;
–Bak, işte benim hazinem burada. Evimin en değerli eşyaları bu sandıkta durur.
Eğilip içine doğru bakmaya yeltenince;
Tebessüm ederek;
–Altın, mücevher neyim değil ha! Babamdan bana kalan notlar. Ölmeden birkaç gün önce bana vasiyet ettiği, miras olarak bıraktığı kitaplar, mektep notları bunlar. Gali beni ben yapan; yolumu açan, şayet insan istediği zaman neleri yapabileceğini gösteren en büyük hazinem... Gözüm gibi bakarım bunların hepsine..
İnsana yeter ki yol gösteren bir yoldaşı olsun. Biliyon mu, bilgi insanın yoldaşıysa, önce kendine faydan olur. Sonra eşine çocuklarına ve etrafında kim varsa. Benim de hayatım böyle oldu, bu sandıktakiler benim rehberim oldu, hayatım boyunca. Yolumu aydınlatan bilgiler var içinde. Hepsini okudum, ezberledim; belleğime kazıdım...
Bu yüzden gelip bana danışır herkes. Bu yüzden bana "Bilge Emmi" derler..
Biraz soluklanıp nefes aldıktan sonra;
–İnsan ne kadar bilgisiz olduğunu ancak bir şeyleri öğrenmeye başladığında eyice anlıyor. Ben de öyle olduydum. İlk zamanlar pek bi zorlandım, bi şey anlamadım. Ne de olsa liseyi zar zor bitirdiydim. Okumak heç hoşuma gitmediydi o zamanlar. Babam çok istese de, nasihat etse de ben istemediydim. Ama öğrenmeye başladıkça çok bi haz ettim, çok bi keyif aldım. Gerçi biraz da mecbur kaldım dı ya!
–Neden mecbur kaldın?
–Herkes babama gelirdi; hastası, yaşlısı, genci. Vefat ettikten sonra gelmeye de devam ettiler. Şifalı otlardan istediler, bilemedim. Hastası geldi, tedavi edemedim. İğne yap dediler, yapamadım . Hayvanına bakmamı istediler, bakamadım, kendimi çok naçar hissettim di. Kimi kızdı bana, kimi de umutsuz evine köyüne döndü..
İnsanların bu evden öylece boynu bükük, üzgün gittiklerini görünce anladım ki; bu işi yapmak zorundaydım gali. Başka bi yol yoktu. Çok utandımdı halimden, çaresiz kalmamdan. Yani senin anlayacağın, iş başa düşmüştü. Sabahlara kadar okudum, okudum durdum. Gece aklıma bı şey takıldı, kalktım tekrar ezber ettim. Çok uğraştım, çok!
Babam vasiyet etmeyeydi ben bugünkü halimde olur muydum diye çok düşündüm biliyon mu?
Ama sonra da kavradım ki, evet yine elimden geleni gali yaparmışım, yaparmışım...
Odaya Gülümser teyzenin gelişiyle yüzündeki düşünceli ifadeyi yine tebessüm alarak;
–Hah çaylarımız da geldi. dedi Ali Rıza amca. Sonra tepsiye dikkat kesilerek.
–Gülüm ne o, yoksa?
Gülümser teyze normal bir durummuş gibi;
–Evet bey. Hani köy konağına gittiydim ya, Safiye'den istedim. O da verdi. "Misafiriniz yesin." dedi, sağ olsun. Ee, bugün bayramın son günü. Baklava yemeden olur mu heç?
Üstündeki şaşkınlığı atmaya çalışan ama biraz rahatlamış görünen Ali Rıza amca;
–Ee, o zaman ver bakam baklavaları. Safiye bizim deli İsmail'in karısıdır. Bu köyde baklava en güzeli onun elinden yenir. dedikten sonra eliyle bana işaret ederek;
–Geç şu koltuğa da rahat et bakalım. Çayımız da geldi nasolsa. Bizden iyisi yok gali. diyerek yanında sehpa bulunan tekli koltuğa oturdu. Ben de bitişiğindeki diğer koltuğa yerleştim. Gülümser teyze yanımda duran diğer sehpayı önüme doğru çekti, çayımı ve dört dilim baklava olan tabağı yavaşça sehpanın üzerine koydu. Ardından da hâlâ karısına şaşkın şaşkın bakan Ali Rıza amcaya servis yaparken tebessümle;
–Baklavayı sana az koydum, şeker sana iyi değil. Biliyon değ mi. Sonra rahatsız oluyon. Ayakların neyim yanıyor...
Bu sözlerden biraz rahatsız olsa da pek belli etmeden;
–Sağ ol Gülüm. Ellerine sağlık. Hadi sen de geç karşımıza otur gali.
Bu duyduğuna sevinen Gülümser teyze de tepside son kalan çay bardağı ile birlikte karşımdaki kanepeye yönelip oturdu. Mutlu olduğu her halinden, özellikle gözlerinden çok belli oluyordu.
–Teyzem sen baklava yemiyor musun? diye sordum.
–Yok ben yemiycem.
–Benim tabağımda fazla zaten, istersen yarısını sana vereyim. deyince Ali Rıza amca söze karıştı.
–Yok, yok tamam. Sen rahatına bak. Afiyet olsun..dedi. Anlaşılan konuyu değiştirmek istiyordu.
–Ne diyordum? Hah! Sandıktan konuşuyoduk değ mi..
Onay anlamında başımı salladıktan sonra devam etti.
–Evet, bu ceviz sandık rahmetli anamın çeyiz sandığıydı. O gün bugün burada durur. Babam mektep kitaplarını, kendi el yazısı ile tuttuğu notları bu sandıkta saklamış...
Hatırlarım, ben çocukken bu odaya girer saatlerce okur ya da bir şeyler yazardı hep. Ben onun boş oturduğunu bilmem. Bulduğu gazete dergi, mecmua ne varsa alır gelir okurdu hepsini bi güzel..Önemli gördüğü yerleri de unutmasın deyi yazardı defterine. Amma yazısı da pek güzeldi rahmetlinin. İmlâ kurallarına neyim pek bi dikkat ederdi. Bir dilekçe mi yazılacak? Tee başka köylerden gelip babamı bulur, yazdırırlardı dilekçeyi.. Para teklif ederlerdi, "Gerek yok, hadi işin rast gelsin." der gönderirdi herkesi. Ha bu de okuduğu bütün kitapların önemli yerlerinin de kurşun kalemle altını çizerdi. dedikten sonra yanında duran sandığın içine elini daldırarak eski kalınca bir defter çıkardı Ali Rıza amca.
Defteri bana doğru göstererek;
–Bak, bu rahmetlinin Köy Enstitüsüne gittiği vakitler orada tuttuğu günlük gibi bi şey. Bunlardan çok var sandıkta. Tarih tarih not etmiş bütün öğrendiklerini. dedikten sonra defterin sayfasını çevirdi;
–Hıımm.. Bu defter üçüncü sınıfa giderken yazdığı notlar. Her defterin iç kapağında sınıfını yazmış, hangi ders olduğunu yazmış. Senin anlayacağın bu defterleri, sandığın içindeki kitapları güzelcene oku her bi şeyi sen de öğrenirsin.
–Sen de öyle yaptın demek ki.
–Evet ama sadece bunla yetinmeyivedim. Bu sandığın içindeki bilgileri daha bi araştırdım, daha bi ilerlettim. Sonra ben de babam gibi notlar tutmaya başladım. Araştırdım yazdım, yazdım yine araştırdım. Bulduğum yeni bilgileri yine not ettim.
–Babandan sana kalan bilgileri daha da geliştirdin yani. Peki bunu nasıl başardın? Sonuçta burası köy yeri...
–Sen bana sorduydun ya..Su ile ilgili bu kadar bilgin nereden geliyor diye.
Biraz tebessüm ederek;
–Bilgisayar ilk çıktığında aldım ondan. Yatak odamda durur. Aklıma bir şey takıldığında açar bakarım. O konu ile ilgili; hani ne diyonuz yutup mu ne ; işte orada bolca vidyo izlerim. Yalnız onla da kalmam elbet. Üniversitelerin araştırmalarına, hocaların makalelerini de okur not ederim. dedi ve yüzüme gülerek;
–Senin o dediğin Japon bilim adamı var ya, onun adı Masaru Emoto. Ben çok iyi bilirim onu. Su ile ilgili pek çok araştırma neyim yapmış. Hatta yılını hatırlamam emme, Nobel ödülü bilem aldıydı. dedi ve çayından höpürdeterek bir yudum aldı ve;
–Biliyon mu? Su gerçek bir mucizedir. Düşün bı hele! Vücudumuzun çoğu su. Ciğerlerimizin neredeyse tamamı su. Beyinde yüzde yetmiş, kanımızda yüzde seksen bu mucizeden var..
Hani bu japon adam var ya; Masaru yani..O suyun hafızası üzerine çok bi deney neyim yapmış, pek bi araştırmış. Neredeyse hayatını bunla geçirmiş. Özel aletler altında su zerreciklerini incelemiş. Ama bu araştırmaları yaşayan sulardan yapmış. Gitmiş, dünyanın bir ucunda bulmuş bu suları. Yani kaynak sularından almış numunelerini. Onların üzerinde çalışmış. Çünkü nereden geldiği belli olmayan suların ölü su olduğunu bilmiş.
Sonra kahkahayı basarak;
–Aslında o kadar uzaklara gidene kadar bu Masaru bizim köye geleydi, ona bizim dağdan çıkan yaşayan suya görürürdüm. Tee o kadar aramaya ne gerek var ki? Yarın sabahtan seni de oraya götüreyim de kaynağından bu mucize sudan iç. İç de asıl su nasılmış bir gör! Yalnız ondan sonra hiçbir suyu beğenmezsin ona göre ha! diyerek gülmeye devam etti....
Yemeğin üzerine içtiğim çay çok iyi gelmişti. Şeker atmadığım için tadını daha iyi almıştım. Demek ki özellikle "yaşayan su" 'yla yapıldı mı meğer ne kadar farklı oluyormuş çay. Oysa her gün onlarca çay içerim, içtiğim bu çayın tadı, rengi, kokusu değişikti. Bardağımı bitirdiğimi gören Gülümser teyze yerinden kalkıp boşalmış bardağımı aldı.
–Ellerine sağlık teyzem. Çay çok güzel olmuş. Hele yaptığın lezzetli yemeklerden sonra bu çay çok iyi geldi.
–Afiyet şeker olsun. Koca demlik yaptım, amcan da sever çayı. diyerek mutfağa geçerken Ali Rıza amca;
–Gülüm, çay doldurmadan önce Yıldız'a bir uğra da birazdan geleceğimizi söyle olur mu? deyince Gülümser teyze kaşlarını çatarak;
–Bey, misafir var. Bugün de olmasın. Yarın gidersiniz.
–Canım gali o misafir değil. Hem köyün gahvesini de görsün. Herkes toplanmıştır orda beklerler beni. Bayramın son günü ya hani bugün. Pek eyi olur, Tansel bey de insanlarla tanış olur, fena mı olur? Hadi sen git de Yıldız'a söyle hazır etsin. Yarım saate geçeriz biz.
Canı sıkıldığı yüzünden belli olan Gülümser teyze odadan çıkarken;
–O zaman misafirin çayını sen doldur o vakit. Ben gelene kadar beklemesin ayıp olur.
–Merak etme ben hallederim Gülüm. Sen içini ferah tut. Hemen git de gel.
Ali Rıza amcanın Gülümser teyzeyi evden az da olsa uzaklaştırmak istediğini fark etmiştim.
–Galiba bana yine önemli bir şey anlatacaksın. Gülümser teyze yokken.. deyince;
–Hemen anladın. Evet ama kötü bir şey değil. Aksine çok eyi bir şey. dedi ve yine yeleğinin altındaki gömlek cebinden sigara tabakasını çıkararak;
–Hazır Gülüm de yokken bi de cigara yakam da tam olsun bari..
(Devamı bir sonraki yazımda.)
Sağlıcakla kalın.
Tansel GEYİK
