Alışmak…
Kulağa masum geliyor, değil mi?
Ama işin içinde biraz teslimiyet varsa, işte o zaman masumluk kadar masum değil.
Gözleriniz açık, kulaklarınız açık; ama içinizde bir şeyleri bırakmaya başlamışsınız, farkında değilsiniz belki de.
Geçen hafta Normalleştirme Ünitesi’nden çıktınız. Dışarıda hâlâ dünyanın sesi var…
Ama siz sessizliğe alıştınız. İlk başta tuhaftı. O çarpıcı sessizlik…
Biraz ürkütücüydü. Ama zamanla fark ettiniz ki rahatsız eden sadece dünyaymış; siz çoktan teslim olmuşsunuz.
Beynimiz garip bir organ…
Davranış bilimleri der ki: İnsan beyni sürekli tehlike beklemekten yorulur. Alışmak, onun için bir reset düğmesi; bir kaçamak belki.
Teslimiyet…
Başta tatlı bir hile gibi gelir. Hani rahat ediyoruz ya, ama biraz da kendimizi kandırıyoruz.
Teslimiyet dediğin öyle bir şeydir ki…
Başkaları fark etmez. Ama siz fark edersiniz.
Sabah aynaya baktığınızda yüzünüzde bir çizgi belirmiştir. Alıştım derken aslında çok daha fazlasını söylüyorsunuz:
Artık savaşmayı bıraktım. Konforlu sessizliği seçtim.
Kahve makinesinin gürültüsüne hâlâ sinir oluyorum…
Ama neyse, beynim mutlu…
Alışmak, bazen bir tür görünmez zırh gibidir. Savaşmak yorucu, sorgulamak yıpratıcı, itiraz etmek yalnızlaştırıcıdır.
Teslimiyet ise ilk başta tatlı bir aldatmaca gibi gelir. Kendinizi kandırıyorsunuz gibidir ama bir yandan da rahattır.
Normalleşmek için reçete yoktur. İlaç yerine kıyaslama vardır. Daha kötüsü vardı…
Daha zor bir hayat vardı…
Şunu da yapamazsın…
Bu cümlelerle kendimizi sakinleştirir, kandırırız. Beynimiz, “Her şey katlanılabilir,” der.
Teslimiyetin tatlı yanı buradadır: Göreceli olarak her şey kabullenilebilir hâle gelir.
Ama unutmayın…
Alışmak aynı zamanda gizli bir hapistir. Kimse fark etmez, kimse görmez.
Dışarıdaki insanlar hâlâ kendi sesleriyle meşguldür. Ama siz artık kendi sessizliğinizin mahkûmusunuz. Arada bir fark edersiniz; bir şeyleri yitirdiğinizi hissedersiniz. Sonra rahatlığı hatırlarsınız ve vazgeçtiğinizi sessizce, hafif bir iç çeke çeke kabul edersiniz.
Alıştım demek… küçük bir itiraftır aslında. Kendinize söylediğiniz bir sır gibi:
Evet, vazgeçtim. Evet, teslim oldum. Evet, artık normalim. Ama hâlâ çoraplarımı tek tek seçiyorum. Evet, inatçı beynimle barışmak zor.
Normal… kelimesi öyle ağır ki, bazen kendi hâlinize gülersiniz.
Ama gülmek de sessizdir.
Sessizlik öyle bir sessizliktir ki, insan kendi gölgesini bile duymaya başlar.
İşte bu yüzden başkaları anlamaz.
Teslimiyet sessizdir. Alışmak sessizdir. Ve bazen en büyük güç, sessizlikte saklıdır. Ama sessizlik öyle bir sessizliktir ki, siz farkına varmadan hayatın büyük oyununa boyun eğmişsinizdir.
Sonra sabahları aynaya baktığınızda, kendi gözlerinizden bir soru gelir: Acaba gerçekten alıştım mı… yoksa teslim oldum mu?
Cevabı çoğu zaman sessizlik verir. Ama bu sessizlik, çoğu zaman sizin özgürlük sandığınız şeyin kilididir.
Bir sonraki mektupta…
Neden bağıranların değil, fısıldayanların tehlikeli olduğunu yazacağım.
Tımarhaneden şimdilik bu kadar. Koridorda sessiz adımlarla ilerliyorum… Hem hemşireler duymasın, hem de kendi düşüncelerim.
Sessizliğe selamet…
Eğitimci / Şair-Yazar / Davranış Bilimci
Rıza CEYLAN – R.C.
