Aynı evin içinde yaşayan iki insanın birbirine bu kadar uzak düşebilmesi, modern zamanların en sessiz trajedilerinden biri. Dışarıdan bakıldığında düzenli, hatta imrenilesi görünen evlerin içinde; birbirine “iyi geceler” demeyi bile gereksiz bulan çiftler var. Öyle ya, bazı yalnızlıklar iki kişiyle daha yoğun hissedilir.
Evliliğin; iki kişinin birbirine sığındığı bir yer olduğu dinamiğin, bir zaman sonra ayrı koltuklarda takvimi devirmeye dönüştüğü o iki kişilik yalnızlıktan bahsediyorum. Bir zamanlar dışardaki yalnızlıktan aynı çatı altındaki kalabalığımıza döndüğümüz güvenli alandı evlilik. Şimdi ise çoğu çift için, dış dünyanın gürültüsünden kaçıp içine kapandıkları ama birbirlerine ulaşamadıkları bir odaya dönüştü. Aynı sofrada oturup farklı hayatları yaşayanların sayısı arttı. Biri konuşmak isterken diğeri susuyor; aynı çatıda ayrı hayaller kuruluyor. Sessizlik artık dinginliğin bir tamamlayıcısı değil, ilişkinin içinin boşalış sesi.
Sanırız ki ilişkiler büyük kırılmalarla çatlar, oysa birikimli ilerler. Anlatamamak, anlaşılmamak, küçük ihmal kırıntılarıyla tükenir. Yakınlıkları mesafeler aldığında, ihtiyaçları görmezden geldikçe… Bunlar bir anda değil, usul usul uzaklaştırır insanları. Sevgi çoğu zaman hemen bitmez; ifade edilmedikçe görünmez olur.
Evlilikte yalnızlık yaşayanlar genelde şunu söyler: “Büyük bir sorun yok aslında.” Gerçekten de kavga yoktur, bağırış yoktur, kriz yoktur. Ama tam da bu yüzden ilişki yoktur. Çünkü ilişki yalnızca sorun çözmek değil, varlık göstermektir. Birbirinin hayatına tanıklık etmeyi bırakan çiftler, zamanla aynı evin iki kiracısına dönüşür.
Belki de şunu göz ardı ediyoruz: İnsan fıtrat gereği hissedildiğini bilmek ister. Birinin seni anlamaya çalıştığını, seni merak ettiğini, sana dikkat ettiğini görmek… Bunlar eksildiğinde sevgi hâlâ orada olsa bile kişi kendini yok sayılmış hisseder. Ve yok sayılan her duygu, bir süre sonra ihtiyaç olma halini bile unutur.
Evlilikte yalnızlık kader değildir; çoğu zaman ertelenmiş ilginin veya zaman aşımına uğramış suskunlukların bir sonucudur. Söylenmeyen cümleler, sorulmayan sorular, kurulmamış temaslar… İlişkiler konuştukça değil, konuşmadıkça yorulur. O yüzden bazen bir evliliği kurtaran şey büyük jestler değil, temas edebildiğimiz küçük fark edişlerdir: “Bugün nasılsın?” diye gerçekten hissederek sorabilmek gibi.
Aynı hayatı paylaşmak, yalnızca aynı evi, aynı düzeni ya da aynı zamanı paylaşmak değildir. Asıl olan, iki insanın birbirinin iç dünyasına misafir olmayı bırakmamasıdır. Birbirinin kederine, sevincine, kırılganlığına ve sessizliğine açık kalabilmesidir. Çünkü evlilik, zamanla alışkanlıkların değil; merakın, şefkatin ve birbirini anlamaya devam etme niyetinin canlı tutulduğu bir yol arkadaşlığıdır. İki insanın, birbirinin kalbine yabancılaşmamaya özen gösterdiği bir yakınlıktır.
Ve belki de evliliğin en sahici tanımı şudur: Yalnız kalabileceğin biri değil, yalnız kalmadığını hissettiren biriyle hayatı paylaşmaktır.


