“Tımarhaneden Mektuplar”
Tımarhanenin en kalabalık servislerinden biri burası.
Kapıda uzun bir kuyruk yok. Kimse yüksek sesle şikâyet etmiyor. Ama içerideki havada tuhaf bir gerilim var. Sanki herkes görünmez bir alarm sesi duyuyor.
Belirsizlik Servisi burası.
Hayatta iki şeyin kesin olduğu söylenir: doğum ve ölüm. Onun dışındaki her şey ihtimaldir. Fakat bazı insanlar için ihtimal kelimesi umut değil, tehdit çağrıştırır.
Telefon çalar. Daha açmadan içte küçük bir sıkışma başlar. “Acaba kötü bir haber mi?”
Doktor bir tahlil ister. Sonuç çıkana kadar zihin boş durmaz. “Ya ciddi bir şey varsa?”
Evle ilgili bir karar gündeme gelir. Henüz ortada net bir durum yoktur. Ama zihin çoktan hükmünü vermiştir: “Ya kaybedersem? Ya mağdur olursam?”
Belirsizlik burada bir durum değil, bir yangın gibidir. Henüz ortada alev yoktur ama dumanı zihni doldurur.
Bu serviste en çok duyulan cümle şudur: “Netleşmeden rahat edemem.”
İnsan en kötü ihtimali hesapladıkça kendini güvende sanır. Hazırlıklı olmanın huzur getireceğine inanır. Kontrol elindeyse sakin kalacağını düşünür.
Oysa hayat nadiren yüzde yüz garanti verir. Çoğu zaman önümüze yüzde altmış, yetmişlik ihtimaller koyar.
Biz yüzde yüzü beklerken zaman geçer. Geçen zaman da yeni belirsizlikler üretir.
Bir karar vermeniz gerekir. Satmalı mısınız, beklemeli misiniz?
Artıları yazarsınız, eksileri yazarsınız. Danışırsınız, tekrar danışırsınız. Ama içinizdeki ses tek bir şey ister: kesinlik.
Hayat ise kesinlik sunmaz; sadece yön sunar.
Sağlık sonuçlarını beklerken de aynı şey olur. Henüz hiçbir teşhis yoktur ama zihin en ağır ihtimali prova etmeye başlar.
İnternet aramaları artar, forumlar dolaşılır, en nadir hastalıklar bile ihtimal listesine girer.
Çoğu zaman sonuç geldiğinde tablo düşündüğünüz kadar dramatik değildir. Fakat belirsiz geçen o birkaç gün, gerçeğin kendisinden daha yorucu olmuştur.
Aslında mesele belirsizlik değildir. Mesele, zihnin onu kontrol kaybı olarak algılamasıdır.
Kontrol kaybı ise beynin ilkel tarafı için tehlike demektir. Bu yüzden kalp hızlanır. Bu yüzden düşünceler çoğalır. Bu yüzden karar ağırlaşır.
Geçen hafta Onay Bağımlılığı Polikliniği’ndeydik. Alkış kesildiğinde insanın dağıldığından söz etmiştik.
Burada fark edilen şey şu:
Alkışın yokluğu kadar, yönün belirsizliği de insanı huzursuz eder.
Çünkü belirsizlik, kontrolün gevşediği yerdir.
Peki çıkış var mı?
Var. Ama sandığımız yerde değil.
Çıkış, belirsizliği ortadan kaldırmakta değil; onunla birlikte yürümeyi öğrenmektedir.
“Her şeyi bilmiyorum ama bu bilinmezlikle yaşayabilirim,” diyebilmekte.
Belirsizliğe tahammül bir kas gibidir. Küçük belirsizlikleri taşıdıkça güçlenir.
Bazen her şeyi araştırmadan küçük bir karar almakta…
Bazen en kötü senaryoyu yazıp gerçekten ne kadar olası olduğunu görmekte…
Bazen de “Bilmiyorum” demeyi zayıflık değil, olgunluk saymakta.
Belirsizliğe tahammülsüzlük çoğu zaman zayıflık değildir.
Genellikle sorumluluk duygusu yüksek, çok düşünen insanların yüküdür.
Fakat unutulmaması gereken bir şey var:
Belirsizlik hayatın hatası değil, doğasıdır.
Ve bazen en güzel ihtimaller, tam da kontrol edemediğimiz boşlukta doğar.
Unutmayın, belirsizliğe tahammül edebilmek sadece bir kapıyı aralamaktır.
Haftaya tımarhanenin bir başka odasına gireceğiz:
Risk Algısı Servisi.
Orada korkularımızın ve tehlike algımızın zihnimizi nasıl ele geçirdiğini gözlemleyeceğiz.
Tımarhaneden şimdilik bu kadar.
Biraz cesarete, biraz da belirsizliğe selamet.
Eğitimci | Şair-Yazar | İnsan ve Kurum Davranışı Araştırmacısı
Dr. Rıza CEYLAN – R.C.


