Toplumlar bazı kelimeleri çok sever. O kelimeler zamanla sloganlaşır, ardından sorgulanamaz hâle gelir. “Güç” de bugün bu kelimelerden biri. Güçlü olmak, güçlü görünmek, güçlü durmak… Peki bu kelimeyi bu kadar sık tekrar ederken, kimi sessizliğe mahkûm ettiğimizi fark ediyor muyuz?
Kadına yönelik şiddetin karşısında durmak, insan olmanın en temel sorumluluklarından biridir. Ancak bu sorumluluğu yerine getirirken kullanılan dil, yeni bir ayrıştırma üretiyorsa orada durup düşünmek gerekir. Çünkü adalet, yalnızca bir tarafı koruyarak değil, bütün sistemi iyileştirerek ve dengeleyerek mümkündür.
Son yıllarda bazı söylemler, aileyi bir sorun alanı olarak konumlandırıyor. Anne merkeze alınırken baba giderek işlevsizleştiriliyor; erkek figürü ya potansiyel tehdit ya da gereksiz bir ayrıntı gibi sunuluyor. Oysa aile, kusurlarıyla var olan bir yapıdır. İçinde çatışma da vardır, kırılganlık da. Ama tam da bu nedenle onarıcıdır.
Bir çocuğun dünyasında anne ve baba, birbirinin alternatifi değildir. Biri eksildiğinde diğeri “daha güçlü” olmaz; sistem dengesini kaybeder. Çocuk, güçten çok sürekliliğe ihtiyaç duyar. Güven, bir figürün yüceltilmesiyle değil; iki figürün de erişilebilir olmasıyla oluşur.
Erkeğin sürekli değersizleştirildiği, düşünsel olarak aşağılandığı bir atmosferde büyüyen çocuk, güçle sağlıklı bir ilişki kuramaz. Ya gücü tamamen reddeder ya da onu sertlik ve baskıyla karıştırır. Bu, ileride ilişkilerde kararsızlık, pasiflik ya da ani öfke patlamaları olarak karşımıza çıkar. Sessiz büyüyen çocuklar, yetişkin olduklarında ya çok bağırır ya da hiç konuşmaz.
Öte yandan “güçlü kadın” anlatısının da sorgulanması gereken bir tarafı var. Gücü yalnızca dayanıklılık, katılık ve duygusal mesafe üzerinden tanımladığımızda; insanî olanı törpülüyoruz. Güç, hissetmemek değil; hissedebilip dağılmamaktır. Sürekli sert kalmak zorunda bırakılan kadın, aslında en çok yorulan kadındır.
Toplumsal cinsiyet tartışmaları, karşı cepheler yarattığında çözüm üretmez; yalnızca yeni gerilimler doğurur. Kadın-erkek ilişkisi bir güç savaşı değildir. Bu ilişki, karşılıklı etkilenmenin ve dönüşümün alanıdır. Birinin kaybı üzerinden inşa edilen kazanımlar, uzun vadede kimseyi ayakta tutmaz.
Aileyi ayakta tutan şey mükemmel roller değil, ilişki kurabilme becerisidir. Anlaşamamak değil; anlaşamadığında bile aynı masada kalabilmektir. Çocuk, bunu öğrenir. Hayatla nasıl ilişki kuracağını, evin içindeki bu küçük ama belirleyici anlardan çıkarır.
Bazı temel soruların artık cevap bulması gerektiğini düşünüyorum: Biz gerçekten şiddeti mi azaltıyoruz, yoksa yalnızca yön mü değiştiriyoruz?
Güç, birinin sesini kısmakla değil; herkesin konuşabildiği bir alan açmakla mümkündür. Aksi hâlde adına “ilerleme” dediğimiz şey, sadece başka bir kırılma biçimi olur.
Ve kırılarak güçlenen bir toplum, sandığımızdan çok daha kırılgandır.
