Bu ülkede bir fikrin kaderi, doğru olup olmadığıyla değil, kimin ağzından çıktığıyla belirlenir. Aynı cümle birinin ağzında “hadsizlik”, diğerinin ağzında “vizyon” olur. Çünkü biz fikri tartmayız, sahibini tartarız. Ve bunu o kadar kanıksamışızdır ki, artık garip bile gelmez.
Cemil Meriç yıllar önce bu hâli tek cümlede teşhis etmişti:
“Bizde fikir namustur; fakat herkesin namusu kendine göredir.”
Bugün bu cümleyi biraz güncellemek gerekir: Bizde fikir namus değildir, ruhsattır. Kimde ruhsat varsa konuşur, kimde yoksa susar.
Tarafsızlık bu yüzden sevilmez. Tarafsızsan kimseye ait değilsindir. Aidiyet üretmeyen insan, bu ülkede güven uyandırmaz. Eleştiriyorsan “bir yerlerden cesaret alıyorsun”dur. Sakin bir dille sistem hatası gösteriyorsan “akıl vermek”le suçlanırsın. Çünkü bizde eleştiri, iyileştirme teklifi değil; otoriteye yönelmiş bir saygısızlık gibi algılanır.
Cemil Meriç bu refleksi çok daha sert anlatır:
“Hakikat, cemaat halinde yaşar; yalnız kalan fikir taşlanır.”
Bu yüzden yalnız fikirler bizde barınamaz.
Unvan: Düşünmenin Tapusu
Türkiye’de unvan, bir görev tanımı değildir. Unvan, konuşma iznidir. Bir düşüncenin tartışmaya açılabilmesi için önce sahibinin yeterince “yetkili” olması gerekir. Yetkinlik ikinci plandadır.
Bir kamu kurumunda genç bir mühendisin söylediği şey “tecrübesizliktir”. Aynı şeyi bir yönetici söylediğinde “stratejik bakış” olur. Akademide bir araştırma görevlisinin dile getirdiği eleştiri “aceleci”, profesörünki “derinlikli” sayılır. Metin aynıdır, yalnızca imza değişmiştir.
Cemil Meriç bunu yıllar önce tokat gibi söylemişti:
“Bizde mütefekkir yoktur, kanaat önderi vardır.”
Yani düşünen değil, onaylanan konuşur.
Bu yüzden bu ülkede fikirler ölmez; sıraya alınır. “Zamanı değil”, “şimdi değil”, “biraz daha pişsin”… O fikir ya sahibi yorulana kadar bekletilir ya da sahibi susmayı öğrenene kadar.
“Muhtar Bile Olamaz”: Bir Hakaret Değil, Bir Zihniyet Beyanı
Bu unvan tapıncılığının en çıplak itirafı, bir dönem Recep Tayyip Erdoğan için söylenen şu cümlede kristalleşmiştir:
“Muhtar bile olamaz.”
Bu söz bir öngörü hatası değildi. Bu söz, “Bu sistemin onaylamadığı biri hiçbir şey olamaz” diyen bir zihinsel sınır çizgisiydi. Yani mesele Erdoğan değildi. Mesele şuydu:
Yetki verilmeden yetkinlik tanınmaz.
Unvan olmadan kapasite kabul edilmez.
Cemil Meriç’in şu sözü tam buraya oturur:
“Bizde şahsiyet değil, rütbe konuşur.”
Gerçeklik bu kibirli cümleyi paramparça etti. Erdoğan, sistemin “olamaz” dediği yerden geldi. Karşılaştığı direnç sadece siyasi değildi; bürokratikti, zihinseldi, kültüreldi. Ama yürüdü.
Bu başarıyı sevmek ya da sevmemek başka bir meseledir. Asıl mesele şudur:
Bu örnek, unvan merkezli bakışın ne kadar çürük olduğunu bütün çıplaklığıyla göstermiştir.
Ama aynı örnek bize acı bir gerçeği daha öğretmiştir:
Bir kişinin başarısı, bir zihniyeti tek başına değiştirmez.
Neden Hep Kişilerle İlerliyoruz, Kurumlarla Değil?
Bizde ilerleme hep bir “istisna” ile gelir. Bir kişi çıkar, düzeni zorlar, kapıları aralar. Sonra o kişi gider ya da etkisi azalır; kapılar yeniden kapanır. Çünkü kapıyı tutan mekanizma hiç değişmemiştir.
Sistemler bizde kendini düzeltmek için değil, kendini savunmak için çalışır. Hata süreçte aranmaz, kişide aranır. Yapı sorgulanmaz, insanlar yer değiştirir. Böylece sistem masum, birey suçlu kalır.
Cemil Meriç bu döngüyü şöyle anlatır:
“Bizde kurumlar düşünmez, insanlar düşünür; insanlar gidince düşünce de gider.”
İşte tam da bu yüzden her şey kişilere endeksli kalır. Kurallar değil, karakterler belirleyici olur. Bu da sürdürülebilirlik değil, kırılganlık üretir.
“Biz Böyleyiz” Yalanı
Sonunda hep aynı cümle çıkar karşımıza:
“Biz böyleyiz.”
Hayır. Bu bir kader değil. Bu bir alışkanlık. Daha doğrusu, hesap vermekten kaçınmanın en rahat yolu.
Cemil Meriç’in uyarısı burada kulak çınlatır:
“Kader diye önümüze sürülen şeylerin çoğu, tembellikten ibarettir.”
Batı ile aramızdaki fark zekâ farkı değildir. Cesaret farkıdır. Onlar fikri kim söyledi diye sormadan tartışır. Biz önce kim söyledi diye bakar, sonra gerekirse fikri çöpe atarız.
Bu yüzden onlar hata yaparak ilerler, biz hatayı gizleyerek oyalanırız.
Son Söz
Bu ülkenin problemi fikir fakirliği değil.
Bu ülkenin problemi fikre tahammülsüzlüktür.
Bir fikri dinlemek için hâlâ sahibinin kartvizitine bakıyorsak, ne siyaset düzelir, ne ekonomi, ne kurumlar.
Cemil Meriç’in dediği gibi:
“Düşüncenin düşmanı cehalet değil, kibirdir.”
Ve bu kibirle yüzleşmeden, hiçbir şey gerçekten değişmez.
