İnsanlar teknoloji ithal eder, fikir ithal eder, hatta bazen hazır paket hayat görüşleri bile ithal eder. Sonra oturup “neden tam oturmuyor?” diye şaşırır. Tuhaf bir sahne aslında. Bir ülkenin zihinsel mimarisini başka bir toplumun tarihinden söküp alıp kendi toplumunun üzerine yerleştirmeye çalışmak biraz Lego parçasını yanlış kutuya takmaya benzer. Bir yere oturur gibi olur ama hiçbir zaman tam yerine kilitlenmez.
İthal Düşüncenin Sessiz Gücü
Toplumlar yalnızca malları değil, kavramları da ithal eder. Demokrasi, sekülerlik, modernleşme, liberalizm gibi birçok kavram belirli tarihsel deneyimlerin içinden doğmuştur. Örneğin Avrupa’daki sekülerleşme süreci büyük ölçüde Orta Çağ’daki güçlü kilise otoritesine ve skolastik düşünceye bir tepki olarak ortaya çıktı. Kilisenin hem bilgi hem siyaset üzerindeki baskın konumu zamanla ciddi bir karşı hareket doğurdu.
Bu yüzden Avrupa’daki sekülerlik, aslında belirli bir tarihsel çatışmanın sonucudur. Yani bir toplumun kendi iç gerilimi, kendi kurumları ve kendi tarihsel deneyimleri tarafından üretilmiş bir çözümdür.
Fakat başka bir toplum aynı kavramı aldığında aynı tarihsel zemine sahip olmayabilir. İşte burada bir gariplik başlar. Çünkü kavram orijinal bağlamından koparılır ve yeni bir topluma uygulanmaya çalışılır.
Kavramın Yolculuğu: Anlam Kaymaları
Bir düşünce başka bir coğrafyaya taşındığında üç şey olur:
Bağlam kaybolur.
Kavramın doğduğu tarihsel problem ortadan kalkar.
Uygulama yüzeyselleşir.
İnsanlar kavramı bir refleks gibi kullanır ama arkasındaki düşünceyi tam anlamaz.
Toplumsal uyumsuzluk oluşur.
Kavram ile toplumun kültürel yapısı arasında boşluk oluşur.
Bu yüzden ithal düşünceler çoğu zaman “yarım yamalak uygulanıyor” hissi verir. Çünkü aslında toplum onu üretmemiştir; sadece kullanıcısıdır.
Düşüncede Yerli Olmak
Yerli ve milli olmak yalnızca üretimde ya da teknolojide olmaz. En temel düzeyde düşüncede başlar. Bir toplum kendi sorularını kendi tarihinden, kendi kültüründen ve kendi tecrübelerinden üretmedikçe zihinsel bağımsızlığa ulaşamaz.
Bu şu anlama gelmez:
Dış dünyadan hiçbir fikir alınmayacak.
Tam tersine, bütün medeniyetler birbirinden öğrenir. Ancak burada kritik fark şudur:
Fikirleri aynen almak yerine onları kendi gerçekliğine göre yeniden düşünmek.
Bir toplum başka bir medeniyetten gelen düşünceyi doğrudan uyguladığında ithalat yapmış olur. Ama o düşünceyi kendi tarihsel ve kültürel bağlamında yeniden yorumladığında artık onu üreten taraf haline gelir.
Zihinsel Bağımsızlık
Gerçek bağımsızlık çoğu zaman askeri ya da ekonomik alanlarda aranır. Oysa daha derin bir alan vardır: zihinsel bağımsızlık.
Bir toplum kendi kavramlarını üretemediğinde şu durum ortaya çıkar:
Sorular başkalarından gelir
Cevaplar başkalarının kavramlarıyla verilir
Tartışmalar başkalarının çerçevesinde yapılır
Bu durumda toplum kendi gerçekliğini bile başkasının gözlüğüyle okumaya başlar.
Sonuç
Yerli ve milli olmak yalnızca üretim politikası değil, aynı zamanda bir düşünce meselesidir. Bir toplum kendi tarihini, kültürünü ve deneyimini anlamadan sadece hazır fikirleri uyguladığında ortaya çoğu zaman eksik ve yüzeysel bir model çıkar.
Gerçek entelektüel bağımsızlık ise şurada başlar:
Başka medeniyetlerden öğrenmek ama onların kavramlarını olduğu gibi taşımak yerine kendi gerçekliğin içinde yeniden düşünmek.
Çünkü bir toplumun en güçlü üretimi fabrikalarda değil, zihninde başlar.
Ve kabul edelim, dünyada gerçekten yerli olan tek şey düşüncedir. Diğer her şey zaten bir noktada başkasından öğrenilmiştir.


