Uluslararası hukukun ve kuralların bağlayıcılığını yitirdiği, ABD başkanı Donald Trump yönetimi tarafından “barışın güç yoluyla sağlanması” doktrininin küresel çapta hayata geçirildiği ve bir modele dönüşmeye başladığı içinde bulunduğumuz dönemde, pek çok ülke tehditlere karşı ulusal güvenliğini nasıl sağlayabileceğinin kaygısına düşmüş durumdadır. Nükleer Silaha Sahip Olmayan Devletler arasında, kapasitesi bunu edinmeye müsait olan devletler, ulusal güvenliklerini garanti altına almak için nükleer güce sahip olmanın bir hak olduğunu sıklıkla dillendirmeye başladılar.
ABD’nin bir müttefikten hasıma dönüşmesiyle kendilerine silahlanma yasağı konulan 2.Dünya Savaşı’nın mağlup devletleri Almanya ve Japonya, bu konuyu en çok tartışan ve gündeme getiren ülkeler oldular.
Öte yandan İran, zenginleştirilmiş uranyum üretme kabiliyeti sebebiyle ABD ve İsrail’in savaş açma tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktadır.
Tam da nükleer silahların yaygınlaşmasının konuşulduğu, savaş rüzgarlarının estiği bu sırada, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 9 Şubat günü bir televizyon programında(CNN Türk) Türkiye’nin nükleer silaha sahip olup olmaması gerektiğine ilişkin soruya verdiği “suskun cevap”, yalnız Türkiye’de değil uluslararası basında da geniş yankı uyandırdı. Birçok ülkenin medyası, Fidan’ın soruya sesli bir cevap vermemesi ve sessizliğini korumasını manşetlere taşıdı, bu sessizlik manşetlerde “stratejik mesaj” olarak yorumlandı. Israel Hayom Gazetesi’nin Fidan’ın jest ve mimiklerine odaklandığı haberinde, Türk Dışişleri Bakanı’nın soruya yanıt vermediği ancak gülümsemesinin dahi “gerekli yerlere ulaşması gereken mesajı verdiği” yorumu, en dikkat çekenlerden birisiydi.
Hakan Fidan’ın nükleer silaha sahip olma niyetini reddetmeyerek gerekli yerlere ulaştırdığı mesajı, Türkiye’nin soğuk savaş döneminde şemsiyesi altına girdiği NATO nükleer korumasının dışına çıkma ve bu güvenliği kendisinin sağlamaya yönelik iradesi olarak değerlndirildi.
NUKDEM: Türkiye’nin Nükleer Enerjili Denizaltı Projesi
Yaklaşık on ay önce Mayıs 2025’te, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu’nun Warships IFR dergisine verdiği özel röportajda, Türkiye’nin nükleer enerjili denizaltı inşa projesini gündeme getirmesi böylece daha anlam kazanmış oldu.
Bakan Fidan’ın ‘nükleer silaha sahip olmayı reddetmeyen’ suskun kabulü, Oramiral Tatlıoğlu’nun askeri açıdan dile getirdiği nükleer enerjili denizaltı inşası hedefinin bir ileri aşamasına işaret etmekteydi.
Oramiral Tatlıoğlu söz konusu röportajında, “Uzun vadeli denizaltı caydırıcılık kabiliyetimiz ve küresel etkiye sahip orta ölçekli bir güç olma vizyonumuz için gerekli olan nükleer enerjili denizaltıların inşasına doğru önemli bir adım atacağız.” açıklaması yapmış, “Tasarım ve inşa süreci tamamen kendi kontrolümüzde olan, dışa bağımlılıktan uzak, tüm operasyonel ihtiyaçlarımızı karşılayan bir denizaltı inşa etmek 139 yıldır milli arzumuzdur.” demişti.
Deniz Kuvvetleri Komutanının sözünü ettiği nükleer denizaltılar, uçak gemileri gibi tahrik sistemi nükleer reaktörle çalışan deniz araçlarıdır ve sahibi olan ülkeyi küresel ağırlıkta en üst lige taşıyan bir üründür. Bu denizaltıların yüksek hıza ve geniş operasyonel alana sahip olması, derin sularda sessiz ve uzun süre kalabilme özelliği Türkiye’ye Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Okyanuslarda serbestçe hareket edebilme gücü kazandıracaktır.[i]
Neden Nükleer Enerjili Denizaltı?
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması(NPT)’nın IV. maddesine göre, nükleer silahsızlanma ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi yükümlülüklerini yerine getiren her ülke için nükleer araştırma, üretim ve barışçıl amaçlarla kullanım "devredilemez haklar" olarak tanınmıştır. NPT Anlaşmasının bu maddesi, Nükleer Silaha Sahip Olmayan Taraf Devletler(NNWS)’in nükleer enerjili denizaltılar inşa etmesine veya denizde kullanımı için uranyum zenginleştirmesine izin vermekte, yasaklamamaktadır.
Nükleer enerjili(tahrikli) denizaltılar genellikle, nükleer silahlarda nükleer reaksiyonlar oluşturmak için gerekli olan %20’lik uranyum zenginleşme seviyesine çok yakın veya bu seviyede zenginleştirilmiş bölünebilir madde ile çalışmaktadır ve uranyumu %20 oranında zenginleştirme(HEU) eşiğine ulaştığında yakıt, kısa bir süre içinde silah haline getirilmeye hazır bir potansiyele sahip olmaktadır.
Halen, 9 nükleer silah sahibi devletten 6’sının nükleer enerjili denizaltısı bulunmakta, bunlardan ABD, Rusya, Hindistan ve Birleşik Krallık denizaltılarında yüksek zenginleştirilmiş uranyum(HEU) kullanmaktadır. AUKUS denizaltı filosunun bileşeni olarak ABD ve İngiltere’nin NNWS mensubu Avusturalya için imal edilmesini planladıkları nükleer denizaltılar da yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum(HEU) kullanan PWR-S nükleer reaktörle çalışacak şekilde tasarlanmıştır.
Zenginleştirme faaliyetinin yalnızca deniz tahriki için olup olmadığını belirlemek oldukça güçtür. NPT anlaşmasına aykırı olmaması sebebiyle nükleer enerjili denizaltılar inşa etmek, Nükleer Silaha Sahip Taraf Devletler(NWS) tarafından nükleer silah geliştirmenin potansiyel bir kılıfı olarak görülmekte ve şüpheyle bakılmaktadır.
Bu yöntem, nükleer denizaltılara sahip olan bir NNWS mensubu devleti, Nükleer Silaha Sahip Taraf Devletlere en yakın ülke olma kapasitesine ulaştırabilecek bir yoldur. Bu ihtimal, ihtiyatlı rakiplerin silahın zaten üretilmiş gibi davranmasına yol açmaktadır.
Bugün İran’ın yaşadığı zorluklarda görüldüğü üzere, doğrudan nükleer silah sahibi olma iddiası ülkeler için büyük risk taşımaktadır. Bu yüzden, NWS statüsündeki devletlerin yeni bir oyuncunun bu dar kadroya dahil olmasını en şiddetli şekilde engellemeye çalışmaları sebebiyle dolaylı yoldan nükleer güce erişme yolları önem kazanmıştır.
Adaletsiz NPT Anlaşması ve Mevcut Nükleer Güçler
5 Mart 1970'te yürürlüğe giren ve 11 Mayıs 1995'te süresiz olarak uzatılan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması(NPT)’na göre Nükleer Silah Sahibi Devletler(NWS), 1 Ocak 1967'den önce nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihaz üretmiş ve patlatmış olan devletler olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma giren beş devlet; hepsi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyesi olan Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Fransa ve Birleşik Krallık’tır. Bu tarihten sonra Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore de nükleer silahlara sahip olduklarını açıklamışlardır. Bunların dışında nükleer silah sahibi bir devlet olduğu bilinen İsrail, bu silahlara sahip olup olmadığını ne doğrulayan ne de reddeden bir "nükleer belirsizlik" politikası izlemektedir.
Nükleer silahlara sahip devletler

NPT Anlaşmasına bugüne kadar 191 devlet taraf olmuştur. Hindistan, Pakistan, İsrail, Güney Sudan antlaşmayı imzalamamış, Kuzey Kore ise 2003 yılında anlaşmadan çekilmiştir.
Türkiye ise, NPT'yi 1979'da onaylamıştır. 1981'den beri Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile de bir güvenlik önlemleri anlaşmasına sahip olup bu anlaşmaya ek olarak imzalanan Ek Protokol 2001'den beri yürürlüktedir.
NPT Antlaşması kapsamında; Nükleer Silaha Sahip Olmayan Taraf Devletler(NNWS), nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihazları üretmemeyi veya başka bir şekilde edinmemeyi taahhüt ederken, Nükleer Silaha Sahip Taraf Devletler(NWS) de herhangi bir şekilde nükleer silaha sahip olmayan taraf devletlere nükleer silah veya diğer nükleer patlayıcı cihazları üretme veya başka bir şekilde edinme konusunda yardım etmemeyi, teşvik etmemeyi veya yönlendirmemeyi taahhüt etmişlerdir.
Bu anlaşma, NNWS devletlerini nükleer silah geliştirme faaliyetlerinden vazgeçmeye zorlarken, "Nükleer OPEC" adı da verilen NWS devletlerini kendi nükleer silahlarını korumalarına izin vermesi sebebiyle devletlerarasında korkunç eşitsizlik içeren bir anlaşmadır. Ve şartlar uygun olduğunda yeni aktörler tarafından delinmektedir.
Türkiye’nin Nükleer Enerjiye Ulaşma Stratejisi
Ülkenin ihtiyacı olan elektriğin asgari %10’unu nükleer enerjiden karşılama hedefiyle Türkiye, Rusya ile 2010 yılında imzalanan Hükümetlerarası Anlaşma ile nükleer enerjiye ilk adımını atmıştır. Mersin'deki Akkuyu Nükleer Santrali, Yap-İşlet-Devret modeliyle hayata geçirilen dünyanın ilk nükleer projesi olup santralin 60 yıllık işletme ömrü boyunca finansman, tasarım, inşaat, mülkiyet ve işletme sorumluluğu tamamen Rus devlet nükleer şirketi Rosatom'a aittir. Uranyum tedariki ise Rosatom’un iştiraki TVEL tarafından sağlanacaktır. Santralin ilk ünitesi 2026 yılında devreye alınacak olup kalan üç reaktörünün de 2028 yılına kadar faaliyete geçmesi planlanıyor.
Bu santralin, Türkiye’ye sağladığı stratejik avantajlar Nuclear Business Platform’da yayınlanan bir analizde şöyle anlatılmaktadır: “Türkiye için Akkuyu sadece bir altyapı projesi değil; nükleer enerjiye stratejik geçişin kısa bir yoluydu ve ülkenin geleneksel olarak nükleer geliştirme ile ilişkilendirilen acil finansal ve inşaat risklerini üstlenmeden büyük ölçekli baz yük kapasitesi eklemesine imkan sağladı”[iii].
Türkiye için bu proje; enerji tedariki dışında nükleer konularda öğrenme ve dönüşüm, kurumsal kapasite geliştirme imkânları sağlamıştır.
Ancak Türkiye, bundan böyle nükleer stratejisine tek bir proje veya tek bir ortakla devam etmeme kararlılığındadır. 2050 yılına kadar 5 GW'lık bir SMR kapasite hedefine ulaşmak için projelerin devlet katılımı, ortak mülkiyet ve çeşitlendirilmiş teknoloji kaynaklarını birleştiren hibrit veya ortak girişim modelleri şeklinde gerçekleştirilmesi planlanmıştır.
Bunun için 2022 yılında bir devlet şirketi olarak Türkiye Nükleer Enerji AŞ (TÜNAŞ) kurulmuştur. Gelecekteki projeler için uluslararası firmalar ancak Türk devletinin doğrudan ortakları olarak pazara girebileceklerdir. Bu çerçevede Rusya, ABD, Güney Kore ve Çin ile rekabetçi müzakereler sürdürülmektedir.
Nükleer enerjiye ulaşmada en zorlu engelleri çıkaran ABD ile 25 Eylül 2025’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'da gerçekleştirdiği görüşme sırasında imzalanan “Stratejik Sivil Nükleer İşbirliği Mutabakat Zaptı” önemli bir adım olmuştur. Mutabakat zaptı; nükleer enerji üretimi, küçük modüler reaktörler (SMR), teknoloji transferi, yakıt yönetimi ve yatırım alanlarını kapsarken Türkiye’de kurulacak yeni nükleer enerji projelerinde Amerikan teknolojisinin kullanılabilmesini, aynı zamanda bilimsel ve teknik personel değişimlerinin yapılmasını öngörüyor.
Uzmanlara göre, ABD ile işbirliği, Türkiye'nin en son nükleer teknolojiye, güvenlik protokollerine ve operasyonel uzmanlığa erişmesini sağlıyor. ABD’nin Türkiye'nin nükleer enerji politikasına ilgi duymasında Rusya'ya olan bağımlılığını azaltma hedefi de önemli rol oynuyor.
Sonuç
Nükleer silah edinme konusundaki adaletsizlik Türkiye’yi oldukça rahatsız etmektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 4 Eylül 2019’da Sivas’ta yaptığı konuşmada “Bazı ülkelerin nükleer başlıklı füzeleri var. Ancak Batı bizim bunlara sahip olamayacağımız konusunda ısrarlı. Bunu kabul edemem” demiş ve “Sakın ha sen yapma' diyorlar. Yanı başımızda İsrail. Var mı? Var. Ve bütün her şeyiyle onunla korkutuyor. Değerli kardeşlerim biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz." diye eklemişti.
Türkiye başından beri NPT'nin IV. maddesi uyarınca zenginleştirme ve yeniden işleme teknolojileri de dâhil olmak üzere nükleer yakıt döngüsü yeteneklerine ilişkin devredilemez bir hakka sahip olduğunu savunmaktadır.
Halen, NPT’ye imza koyan Brezilya, Avustralya ve Güney Kore bu hak çerçevesinde nükleer enerjili denizaltılara sahip olmak isteyen ülkelerdir. 2015 yılında ABD-Güney Kore nükleer işbirliği anlaşması ile ABD, Güney Kore'nin %20'ye kadar uranyum 235 zenginleştirmesine ve ABD menşeli kullanılmış nükleer yakıtın yeniden işlenmesine izin vermiştir. Bu izin, Japonya'nın da nükleer enerjili denizaltılara sahip olma isteğini kamçılamıştır. Japonya’nın Savunma Yeteneğinin Temel Güçlendirilmesi Danışma Konseyi'nin 2025 Eylül ayında Savunma Bakanlığına verdiği raporda, hükümetin yeni nesil Japon denizaltıları için nükleer dâhil olmak üzere itici güç teknolojilerini araştırması gerektiği vurgulanmıştır.
Yine NWS’ye dâhil Rusya, NPT'yi imzalamayan Hindistan'a nükleer güdümlü füze denizaltısı kiralamış ve Hindistan'ın yerel nükleer denizaltı programına yardımcı olmuştur. Diğer taraftan NPT'ye taraf olmayan İsrail, Alman ortaklığıyla konvansiyonel güçle çalışan, nükleer silahlı Dolphin sınıfı denizaltılar geliştirmiştir.
Muhatabına göre yasak ve kısıtlamaların uygulanmadığı nükleer tahrikli denizaltına sahip olmak elbette Türkiye’nin de hakkıdır.
Pek çok ülkenin kendisini güvende görmediği, gücü olanın çıkarını dayattığı bu kaos döneminde Türkiye, savunması için NÜKDEN sınıfı nükleer denizaltılarını inşa etme projesiyle nükleer güç olmayı hedeflemektedir. Menzili sürekli artırılan Tayfun balistik füzelerinin geliştirilmesi, Somali’de uzun menzilli füze denemeleri için fırlatma rampası kurulması bununla bağlantılı görülmektedir.
İttifakların bozulduğu, eski müttefiklerin hızla düşmana dönüştüğü, uluslararası kuralların bağlayıcılığını yitirdiği ve çok kutuplu yeni bir dünya düzeninin arifesinde bulunduğumuz konjonktürde, Nükleer OPEC’in dayattığı kurallar ve sınırlamalar da hükmünü yitirmektedir.
Hedefi ve buna uygun stratejisi olan yol alacaktır.
