İlk kez 2004 yılının Mayıs ayında onun hakkında yazmıştım. O zaman bu yazı bir makaleydi. Yıllar geçti, zaman değişti, Karabağ’ın kaderi değişti, ama o günlüğün satırları değişmedi. Yirmi yıldan fazla bir zaman diliminde, Hikmet’in doğum gününde tekrar o satırlara dönme ihtiyacı duydum. Bu kez sadece bir anı olarak değil, zamanın süzgecinden geçmiş bir hafıza olarak.
“Önce Vatan” projesi kapsamında 44 günlük Karabağ savaşının ŞEHİTLERİNİ tanıtıyorum. Bu yazı ise I. Karabağ Savaşı’nda vatan yolunda canını feda etmiş, yarım kalmış bir günlüğün sahibine -ŞEHİT doktor Hikmet Allahverili’ye adanmıştır.

Hikmet’in günlüğü, onun hayatı gibi yarım kaldı. Ailesiyle ilk tanıştığımda, toplanan belgelerle birlikte bu defter de bana emanet edildi. Sararmış sayfalar, titrek el yazısı, bazen aceleyle yazılmış cümleler…
Bu günlük, Hikmet’i benim için sadece bir ŞEHİT değil, yaşayan, düşünen, seven, korkusuz ve umutla yaşayan bir insan olarak tanıttı.
Hikmet’in yarım kalan hayatı gibi, yarım kalan bir günlüğü de vardır. Ailesiyle tanıştığım günlerde, diğer belgelerin yanı sıra bu günlük de bana verildi. Sararmış sayfaları elimde çevirirken, sanki onun- Hikmet’in nabzını tutuyordum.
O günlük, Hikmet’in portresini gözlerimin önünde canlandırdı, onu kâğıt üzerinden çıkarıp canlı bir insan gibi karşıma koydu. Uzun yıllar sonra o satırlarla yeniden yüz yüze geldiğimde, yalnızca bir günlüğü değil, bir kaderi yeniden okumaya başladım.
Ailesiyle, artık hayatta olmayan Menzer anneyle ilk karşılaşmamı hatırladım. Evladıyla aynı toprakta defnedilme hayaliyle yaşayan, ama bu arzuyu yüreğinde taşıyıp götüren bir anneydi Menzer anne: “Tanrı’dan şimdi tek bir dileğim var; keşke yavrumun yattığı toprağa baş koyabilsem.”
Yıllar geçti… Ve bir gün topraklar özgürlüğüne kavuştu. Cebrayıl, Ağdam, Fuzuli, Kubadlı, Kelbecer ve daha nice isim geri döndü. Bayrak geri döndü, onur geri döndü.
Topraklar kurtarıldı, ama Menzer anne bu haberin sevincini doya doya yaşayamadı. Yıllarca kalbinde yaşattığı, bir gün ata toprağında, evladıyla yan yana aynı mezarda uyuma hayaline kavuşamadı.
Evlat hasretiyle, toprak özlemiyle, Cebrayıl’dan uzakta, Bakü’de toprağa emanet edildi Menzer anne.
Hikmet hakkında yazmak istediğim çok söz, elimde ona dair pek çok anı vardı. Hatta bir kitap yazmayı düşünüyordum. Ancak bazen insanın elinde olan her şey bir anda elinden çıkıyor. Bilgisayarımın arızalanmasıyla birlikte topladığım tüm materyaller silindi. Böylece “Keşke Günlük Yarım Kalmasaydı” adlı kitap da yazılmadan yok olup gitti.
Yıllar sonra Hikmet’in yakın akrabası Nail Bey’le sosyal medyada yeniden karşılaşmam, beni o yıllara geri götürdü. Sanki günlük beni yeniden çağırıyordu. İşte bu yüzden, bir ŞEHİDİN yarım kalan günlüğündeki satırlardan söz eden ve yıllar önce kaleme aldığım o makaleyi onun Doğum gününde sizlere sunuyorum:
“Karşımda sayfaları yavaş yavaş sararmaya başlayan bir günlük duruyor. İlk satırı 6 Temmuz 1992’de, son iki satırı ise aynı yılın 28 Temmuz’unda yazılmış. Defteri açtığımda ilk dikkatimi çeken şu sözler oluyor: “Keşke günlük yarım kalmasaydı…”
10 Temmuz, saat 17.20’de yazılan satırları okuyorum: “ Saat 17.20. Yağmur devam ediyor. Sis de bir yandan insanın kafasını karıştırıyor. Ama arkamda beni bekleyenler var; yaşamalıyım. Buna hakkım var. Eğer ölürsem (bu Karabağ toprağında kaçınılmaz ve sıradan bir şeydir — Vatan uğruna ölmek bir onurdur). Ve bu günlük kimin eline geçerse, beni kınamasın. Herkesin hayata bakışı farklıdır. Ben de acılarımı bu defterin (cansız sayfaların) üzerine dökerek yüreğime bir nebze olsun rahatlık veriyorum. Olabilir ki bu günlük yarım kalsın, önemli değil. Yeter ki Vatan yaşasın, yeter ki annem yaşasın, UMAN’sız UMAN’ım (sevdiği kızın takma adı) bensiz de yaşasın. Amin! Amin! Amin!”
Kimdir bu satırların yazarı? Kimdir Vatan’ın acısını, sızısını kelimelere döken; kalbi sürekli düşmana karşı nefret ve öfkeyle çarpan; sevdiğinin hayalleriyle baş başa kalan bu insan?
Ermişler yurdu Azerbaycan’ın en güzel köşelerinden biri… Geçilmez sarp kayaları, kartalların yuvası olan yüksek dağları, buz gibi pınarları, insanın yüreğini titreten doğasıyla tanınan; bir zamanlar şenlikli ve misafirperver, bugün ise düşman ayakları altında ezilmiş; Vatan uğruna nice evladını ŞEHİD verip bağrına basmış Cebrayıl toprağı…
1965 yılının karlı bir kış gününde, 17 Ocak’ta, Cebrayıl’ın Karacallı köyünde, Esed öğretmenin ailesinde dünyaya gözlerini açtı Hikmet. Daha çocuk yaşlarından itibaren sevecenliği ve içtenliğiyle herkesin sevgisini kazandı.
Babası Esed öğretmenden aldığı terbiye, ilme ve eğitime duyduğu sonsuz ilgi; annesi Menzer teyzenin vatansever ruhla söylediği ninniler ve bayatılar, onun küçücük kalbinde derin duygular uyandırıyor, onu toprağına ve milletine daha da sıkı bağlıyordu.
Hayali doktor olmaktı. 1982 yılında komşu Balyand köyünde, N. Nerimanov adına ortaokulu üstün başarıyla bitirdi. Vatani görevini yerine getirmek için askere gitti. Askerliğini tamamladıktan sonra yurda döndü ve 1985 yılında belgelerini Azerbaycan Devlet Tıp Enstitüsü’nün pediatri fakültesine verdi.
Yüksek puanlarla enstitüye kabul edildi. Enstitünün sosyal faaliyetlerinde aktif rol aldı, üç yıl boyunca derslerini üstün başarıyla tamamladı. Üçüncü sınıfı bitirdikten sonra, 1989 yılında birkaç başarılı öğrenciyle birlikte Saratov Tıp Enstitüsü’nün askerî tıp fakültesine gönderildi. Bu fakülte, Askerî Tıp Akademisi statüsüne sahipti.
Bu dönem, soframızın başköşesinde oturttuğumuz nankör Ermeni komşularımızın topraklarımıza saldırdığı, soydaşlarımızı ata-baba yurdu olan İrevan topraklarından vahşice sürdüğü yıllardı. Vatanından uzakta kalan Hikmet, ülkesinin düştüğü bu belanın çarelerini düşünerek, içi içini yiyerek eğitimini tamamladı ve bir an önce doğma yurda dönmenin yollarını arıyordu.
Sovyetler Birliği’nin her yerinde olduğu gibi, eğitim gördüğü şehirde de Ermenilerin bize karşı sinsi niyetleri açıkça hissediliyordu. Defalarca kaldığı odanın duvarlarına Azerbaycan’ın arması ve üç renkli bayrağımızın resimlerini astığı için ona kin dolu sözler söylemişlerdi. Ancak Hikmet, onları yerinde ve keskin sözleriyle susturmayı biliyordu.
Bir gün hastanede staj yaparken, bir Ermeni doktorun Şaqren Mkrtçyan’ın “İstoriko-arhitekturnıye pamyatniki Nagornogo Karabaha” (“Dağlık Karabağ’ın Tarihî ve Mimari Anıtları”) adlı kitabını hastalara göstererek, “Bunlar bizim topraklarımızdır, Karabağ bizimdir,” dediğini duydu. Bunun açık bir propaganda olduğunu anlayan Hikmet, bu kitabın başka milletlerden insanlara gösterilerek hakkımızda olumsuz bir algı oluşturulmasını engellemek için, bursundan biriktirdiği tüm parasını vererek kitabı çok pahalıya satın aldı.
Bir keresinde kendisine ders veren bir Ermeni albay, onu devlet sınavından bırakmakla tehdit eder. Ancak Hikmet’in sınav komisyonu karşısında verdiği tutarlı ve sağlam cevaplar, albayın bu isteğini kursağında bırakır; Hikmet sınavı pekiyi dereceyle geçer.
Yazdığı günlüğü okudukça, kalbinde düşmana karşı kabaran öfke ve nefreti açıkça görmek mümkündür.
1991 yılında Saratov Tıp Enstitüsü’nden mezun olur ve Transkafkasya Askerî Bölgesi’ne tayin edilir. Ağstafa’nın Saloğlu köyündeki askerî birlikte doktor olarak göreve başlar.
Ne kadar ilginçtir ki, göreve başladığı gün askerî üs patlatılır. Bu olay, Azerbaycan’a karşı gerçekleştirilen açık bir provokasyon olur. Hikmet daha ilk andan itibaren yalnızca askerlerin değil, köyde bir sağlık ocağı bulunmadığından sivil halkın da hayatı için mücadele eder.

Hikmet Allahverdiyev, bu birlikte görev yaparken kendi hayatını tehlikeye atarak Goranboy’un Todan köyünde henüz yeni yeni oluşmaya başlayan özsavunma taburuna ve yerel halka maddi yardım ve askerî mühimmat taşırdı.
Durumun her geçen gün daha da ağırlaştığını gören Hikmet, artık dayanamaz ve Millî Ordumuza geçmeye kesin karar verir. 1992 yılının Mart ayında Savunma Bakanı’nın kabulünde olur ve amacını bildirir. Ancak olumlu yanıt alamayınca, Savunma Bakanlığı’na resmî dilekçeyle başvurur.
Nihayet 19 Mayıs 1992’de, 730 numaralı askerî birliğe askerî doktor olarak atanır. O dönemde bu birlik Sitalçay’da eğitim görmekte, askerleri önce Goranboy’a, daha sonra ise Ağdere cephelerine sevk etmekteydi.
1992 yılının Haziran ayı başlarında önce Gence’ye, birkaç gün sonra da Ağdere’ye nakledilen birlikte Hikmet, yalnızca doktor olarak değil, aynı zamanda bir savaşçı olarak da görev yapıyordu.
Anavatan Azerbaycan’ın bağrının evlat acısıyla dağlanmasına, yurtlarının düşman tarafından yağmalanmasına katlanmak Hikmet için son derece ağırdı. O artık Vatan uğruna canından geçmeye hazırdı. Günlüğünde yazdığı “yeter ki Vatan yaşasın” sözleri boşuna yazılmamıştı. Bu sözlerin ardında, Vatan ve namus uğruna ŞEHİD olmanın ne büyük bir onur olduğu yatıyordu.
Ağdere savaşları sırasında bazı köylerin (Nerkin, Oratoğ, Kasapet) alınmasında büyük cesaretle yer almıştı.
Günlüğünde şöyle yazıyordu:
“Doğrusu burada insan, insani özelliklerini yavaş yavaş kaybediyor. Bu da savaşın yazılmamış kanunu. Keşke bu savaşı en kısa sürede, kayıpsız ve zaferle bitirebilsek.
Saat 12.10
Saat 12.40 Helal olsun sana, Azeri-TÜRK oğlu! Aferin! Bütün çocuklar, Ana Vatan uğruna verilen bu ölüm-kalım savaşının en zor anlarında bile ölümü onurla karşıladılar. Herkes son ana kadar hazırdır. Sinirler gergin olsa da, hiç kimsede korku yok. Nasıl olsun ki? Söz konusu olan Vatan’ın bütünlüğü, namusu ve onurudur. (Bütünlük asıl anlamıyla sağlansaydı, Vatan daha mutlu olurdu — Güney Azerbaycan meselesi.)
Saat 16.00
Çatışma devam ediyor. Bu bir ölüm-kalım savaşıdır. Haber geldi ki, sözde Ermeniler Ağdere’ye girmişler. Biz de mevzilere ulaşıp her askere şunu anlatıyoruz: Bu haber doğru olsa bile, son mermiye ve son damla kanımıza kadar savaşmalıyız. Askerler genç olmalarına rağmen, Vatan karşısındaki sorumluluklarını çok iyi bildikleri için hep bir ağızdan bunun böyle olacağını onaylıyorlar. Çünkü hafızalarından asla silinmeyecek Bağanis Ayrım, Ağdaban, Hocalı, Şuşa ve Laçın faciaları vardır.”
Bu yüzden belki de son kez bir Vatan evladı olarak savaşmak istiyordu. Helal olsun! Bin kez helal olsun! Böyle evlatlara sahip bir Vatan asla yenilmez!
Er ya da geç Vatan toprağı düşmandan temizlenecek ve bu topraklar yeniden bereketlenecektir. O gün uzak değildir. İnşallah çok yakındır. Âmin!

Hikmet, Vatanı özgür ve mutlu görmek istiyordu; göremedi. Harı bülbülden sevdiğine bir düğün çelengi örmek istiyordu; öremedi.
Geçtiğimiz günlerde ailesini ziyaret ettim. Annesi Menzer teyzenin evlat hasretiyle dolu gözlerine bakmak, iç çekişlerini dinlemek insanın yüreğinde büyük bir sabır ister.
Açtılar başa oyun,
Görmedim oğul toyun.
Evladımın yerine,
Beni mezara koyun.
Bu bayatıyı tesadüfen yazmıyorum. Menzer annenin bakışları bu ağıtı söylüyordu:
“11 yıldır evlat hasreti çekiyorum, 10 yıldır toprak özlemiyle yanıyorum. Kör bir Arap gibi bir köşeye sinmişim, ‘Hikmet’ diye diye kavruluyorum kızım. Bir Allah’ın kulu (ilgili kurumları kastediyorum) kapımı çalıp ‘anne nasıl yaşıyorsun?’ demiyor. Ben kimseden para pul istemiyorum. Ben aslan gibi bir yiğidi toprağa verdim, hiç olmazsa bir kez gelip halimi hatırımı sorsunlar. Beni yakan insanların duyarsızlığıdır.Tanrı’dan tek dileğim var: keşke oğlumun yattığı toprağa bir gün baş koyabilseydim…” (Hıçkırık boğazını düğümlüyor, sözünü tamamlayamıyor.)
Kardeşleri Ganımet, Fazıl, kız kardeşleri Lalezâr, İmarət, Kifayet ve Şayeste yüreklerinde kardeş acısını taşımaya devam ediyorlar.
Hikmet hakkında yazılmış yazılara bakıyorum. Tüm makaleler 1993 yılında kaleme alınmış. (Yalnızca S. Aliyev’in 1996 yılında yayımlanan “Ömür de bir çırakdır” adlı eserindeki yazılar istisnadır.)
28 Temmuz, Hikmet Allahverdiyev’in kahramanca ŞEHİT düştüğü ve aynı zamanda günlüğüne son iki satırı yazdığı gündür:
“Durum biraz sakinlemiş olsa da gergindir…”
Bu satırları yazarken nereden bilebilirdi ki, her anı yaşam ve sevme tutkuyla atan kalbi, tam da bu tarihte susacak…
Hikmet hem bir doktor, hem de bir savaşçı olarak cephede kendi yolunu seçti -ŞEHADETE yükseldi.
Yakınlarının anlattığına göre, sık sık ölümünden söz edermiş. Kendisine çok sevdiği bu hayat, Hikmet’e vefa göstermedi, sonsuz hayallerini gerçekleştirmesine fırsat tanımadı.
Bugün ailesinde küçük Hikmet büyüyor. Hikmet’in deyimiyle, “yaramaz” kardeşi Fariz’in oğlu küçük Hikmet…
Küçük Hikmet, Cebrayıl’ı, amcasının doğup büyüdüğü ve bugün koynunda ebedî uykusuna yattığı Karacallı köyünü hiç görmedi. Ona göçmenlik günlerinde dünyaya gelmek nasip oldu.
Herhangi bir ŞEHİT hakkında yazı yazdığımda içimde tuhaf bir duygu uyanır. Her satırımda o ŞEHİDİN soru dolu bakışları bana çevrilir:
“Peki bizim intikamımız ne zaman alınacak, diriler? Ne zaman yarım kalan ruhlarımız, özgür Azerbaycan’ın semalarında huzurla dolaşacak? Ne zaman?..”
Çok yakında, hem de çok yakında o günü göreceğiz, azizlerim.

Yüce Azerbaycan hiçbir zaman namertlerin önünde eğilmedi, bundan sonra da eğilmeyecek. Yakın zamanda düşman elinde inleyen, baş koyduğunuz toprakları geri alacak; mezarlarınızı başı dik, alnı açık ziyaret edeceğiz.
O gün uzak değil…/Dünyaya Səsimiz gazetesi, Mayıs 2004/
Artık sorularınız bitmiş Vatanımın yiğit evlatları. Artık özgür Vatanımızın semalarında ruhunuz huzurla dolaşıyor.
Artık bütün dünya BUNU anladı:
KARABAĞ AZERBAYCANDIR!
