Tesadüf diye bir şey yoktur, insan bazen “rastladım” der, ama kader, zamanı gelmiş bir kapıyı sessizce aralar ve yolculuğu başlatır. Onunla tanışmam da Azerbaycan’da, şiirin sözle, sözün kaderle buluştuğu şiir şölenlerinden birinde oldu.
Şehriyar’ın yaratıcılığını araştırdığımı öğrendiğinde, “Haydar Baba’ya Rapor” adlı naziresini andı. O an bu buluşmanın tesadüften öte bir anlam taşıdığını, bizi aynı şiir ikliminde bir araya getiren şeyin rastlantı olmadığını anladım.
Ben her zaman söylerim: Yaşanacak olan da, yaşanmış sanılanlar da kaderin bir parçasıdır. Ve her parçanın gerçekleşmesi için mutlaka bir vesile vardır. Benim, TBMM’nin eski Başkanvekili Yasin Hatipoğlu ile tanışmama vesile olan da, hiç kuşkusuz merhum Şehriyar’ın ruhuydu. Üstat Şehriyar’a duyduğu tükenmez sevgi, içimde tarifsiz bir mutluluk uyandırdı. Şehriyar’ı seven, “Haydar Baba’ya Selam”ın dilinde büyülenen herkes benim için değerlidir, çünkü bu sevgi yalnızca edebî bir hayranlık değil, bir gönül bağlılığıdır. Bu yüzden onu hiç unutmadım.
Seller gibi taşmak niye, sakin akabilsek,
Ateşleri söndürmeye eller yakabilsek;
“Benlik” denilen put kırılır, dost seli çağlar,
Şiirin o latif penceresinden bakabilsek…
Şiirin derinliklerine bu denli nüfuz etmiş olmasına rağmen, kendisini şair olarak görmeyen, mütevazılığı kişiliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiş bir insan o. Azerbaycan’daki görüşümüzden sonra, bir gün mutlaka onunla yeniden buluşup yarım kalan sohbeti tamamlamak düşüncesi zihnimde hep canlı kaldı. Ve kader, o günü bana armağan etti.
2011 yılının Ekim ayı…
Onunla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde buluştuk.
Koca tarihle baş başa kalan bu mühteşem duvarların kapısından içeri girerken, yalnızca bir devlet kurumuna değil, geçmişle bugünün yan yana durduğu bir mekâna adım attığımı hissettim.
Koridorlarda birlikte yürürken karşılaştığımız milletvekilleri ve Meclis çalışanları onunla içtenlikle selamlaşıyor, o da her birinin hâlini hatırını soruyordu. Bu selamlaşmalarda bir resmiyet değil, bir hocaya ve bir büyüğe duyulan samimiyet vardı.
Öğle arasına az kalmıştı. Bana dönüp, istersem beni eski milletvekilleriyle de tanıştırmak istediğini söyledi. Sevindim ama aynı zamanda şaşırdım. İçimden, bu saatte eski millet vekillerinin Meclis’te ne yaptıklarını düşündüm. Gülümsedi ve sanki zihnimden geçenleri okurcasına, öğle aralarında sık sık bir araya geldiklerini, yemek yiyip ülke meselelerini konuştuklarını, genç milletvekillerine tecrübeleriyle destek olduklarını anlattı. O an fark ettim ki, birazdan tanık olacağım ortam, yapacağım röportajın da ruhunu belirleyecekti.

Meclis yemekhanesinin bir köşesinde uzun bir masa vardı. Etrafında yirmiden fazla eski milletvekili oturuyordu. Çoğunu televizyon ekranlarından tanıyordum, şimdi ise aynı masadaydım. Ortam, beklediğimden çok daha samimiydi. Yaştan çok, tecrübenin ağırlığı hissediliyordu. Sohbet ilerledikçe edebiyat ve şiir konuşuldu derken söz Şehriyar’a geldi. Şehriyar’la ilgilendiğimi öğrenince, benden şiir okumamı rica ettiler.
“Şair değilim,” dedim, “sadece bazen yazarım,” ama yine de bir şiirimi onlarla paylaştım. Masada oluşan kısa sessizlik, şiirin kabul gördüğü o tanıdık sessizlikti.
İşte tam bu noktada, birazdan Yasin Hatipoğlu ile yapacağım röportajın zemini kendiliğinden oluşmuştu. Çünkü bu masada konuşulanlar, soracağım soruların zaten doğal bir girişiydi.
Yemekten sonra Meclis’teki odalardan birine geçtik. Artık resmen röportaja başlayacaktık ama sohbet çoktan başlamıştı. Ona, Azerbaycan’daki görüşümüzü hatırlattım. Şiire, sanata ve Şehriyar’a olan ilgisinin o zaman dikkatimi çektiğini, zaman darlığı nedeniyle sohbetimizi yarım bıraktığımızı söyledim. Bu gün onunla görüşmemin sebebinin de bu yarım kalan konuşmayı sürdürmek olduğunu ekledim.
Gülümsedi. “Demek şiir konuşacağız,” dedi.
Ve o an, sohbetle başlayan yolculuk, sanki kendiliğinden bir röportaja dönüştü…
– Yasin Hocam, sizinle ikinci kez görüşmekten çok memnunum. İlk görüşmemiz Azerbaycan’da oldu. Orada sizin şiire, sanata, İran’ın Türk şairi, rahmetli Muhammedhüseyn Şehriyar’a olan sevginizi, ilginizi gördüm. Zaman kısıtlı olduğu için sizinle yeterince bu konuda sohbet edemedik. Ankara’ya gelişimde sizinle görüşmeye ve yarım kalan sohbetimizi devam ettirmeye karar verdim.
– Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Dikkatiniz için teşekkür ediyorum. Şimdi diyorsunuz şiir ve şairleri konuşalım, öyle mi?
– Evet, mümkünse.
– Ben tabii o şairlere yetişemedim ama eserlerine ulaştım. Türkiye’de de, Azerbaycan’da da, İran’da da çok ünlü şairler yetişmiş.
Ben de şiir yazıyorum, bana da şair diyorlar, üzülüyorum. Yahya Kemal’e, Mehmet Akif’lere, Muallakat-ı Seba Arap şairlerine, Şehriyar’a bakınca “Benimkiler nasıl şiirlerdi?” diye üzülüyorum, utanıyorum.
Zorlamışlardı, illa bir defasında “Bakanım, şiir söyle,” diye. O zaman şunu söylemeye, ifade etmeye gayret etmiştim, tam da yüreğimden gelen bir şeydi:
Şiirin beni cezb eyleyen esrarına kandım,
Gördüm nice şairleri şiirimden utandım.
Uslanmadım gene, oldum şairlere rüsvay,
İbrahimi mest eyleyen ateşlere yandım.
Benimle şiir arasında olan mesafeyi böyle ifade ediyorum. Bu rübai, Yasin Hatipoğlu’nun şiire bakışındaki ikili gerilimi açıkça yansıtır: Şiir hem cezbedici bir sırdır hem de ağır bir imtihandır.
– Yasin Hatipoğlu’nun bu rübaisi, şiiri bir eylem alanı olmaktan çok, insanın iç dünyasında bıraktığı yankılarla anlamlandırır.
– Evet, ben şiirin kendisini cezbeden esrarına kapıldığımı söylerken, aslında bir söz sanatından değil, ruhta dolaşan, sessiz ama ısrarlı bir çağrıdan bahsederim. Şiir, burada yazılan değil, insanın içinde karşılık bulan bir sestir.
“Şiirimden utandım” ifadesi, bir eksiklik itirafı değil, şiirin ağırlığı karşısında duyulan derin bir sorumluluk hâlidir.
Benim için şiir, ustalığın sergilendiği bir alan değil, her defasında insanı kendine döndüren, vicdanıyla yüz yüze getiren bir yankıdır ve bu yüzden ben, kelimenin önünde yükselmeyi değil, kelimenin ağırlığını omuzlarımda hissederek kelimenin önünde eğilmeyi seçerim. “Uslanmadım” diyen ses, şiirin terbiye edilebilen bir uğraş değil, içte susturulamayan bir yankı olduğunu gösterir. Bu yankı, şairi kimi zaman rüsvay eder, ama aynı zamanda onu susmaktan da alıkoyar. Çünkü şiir, Hatipoğlu’nun dünyasında kaçınılmaz bir karşılıktır.
-Hocam, rübainin son dizesinde anılan İbrahim ateşi ise bu yankının en derin kaynağıdır bence. Bu ateş yakmaz, ama ruhu titreten bir hâl bırakır. Siz de burada yanmayı değil, o ateşin içerisinde doğurduğu mest oluşu dile getirirsiniz. Böylece şiir, acının kendisi değil, acının insanda bıraktığı sessiz ve kalıcı yankı hâline gelir.
– Aynen. Çok doğru analiz yaptınız. Rahmetli Ahmet Kabaklı, Allah rahmet eylesin, benim Sesteki Füsun adlı kitabıma takdim yazarken seçmiş birkaç tane rübai.
Diyor ki: “Şaşırdım, çünkü ömrünü politikaya, ister istemez eleştirici vatan hizmetine vermiş olan bir muhterem dosttan büyük hayat formülleri taşıyan rubailer beklemiyordum.”/Y.Hatipoğlu. Sözdeki Füsun. Rubailer.S13
Örnek olarak da şunu ekliyor:
Ruhlarla ‘elest bezmi’ sözleşmeye geldik,
Bilmem niye, dünyadaki kör çeşmeye geldik!
Gaflet denizinden geçerek ömrü tükettik,
‘Mahşer’ denilen yerdeki yüzleşmeye geldik.

– Hocam, mümkünse bir iki rubai de söyler misiniz.
– Yaklaşma dedin “meyveye”, yaklaştık ilahi.
Kovdun bizi, cennetten uzaklaştık ilahi.
Dünyadaki ma’siyyeti “yok” say, bizi affet,
Zira, kovdun ya hani, o gün yandık ilahi.
– Benim bir eksiğim var; çok eksiğim var da, biri de şu ki: yazıyorum ama ezberleyemiyorum.
Başka şairin şiirini ezberliyorum; kendi şiirimi fazla ezberleyemiyorum.
Seller gibi taşmak niye? Sakin akabilsek,
Ateşleri söndürmeye eller yakabilsek.
"Benlik" denilen put kırılır, dost seli çağlar,
Şiirin o latif penceresinden bakabilsek.
- Hocam, Şehriyar sevdalısı olduğunuz biliniyor. Bunu, üstadın “Haydar Baba’ya Selam” manzumesine yazdığınız “Haydar Baba’ya Rapor” adlı nazirenizden de hissetmek mümkün.
– Evet, Şehriyar sevdalısıyım. Onun şiirlerini okudukça insan, sanki üstad yanındaymış gibi hisseder kendini. Bu yakınlık hissi yalnızca bir hayranlıktan doğmaz; Şehriyar’ın şiiri, okurla arasına mesafe koymayan sahici bir insan sesiyle kuruludur. Dilinin sadeliği ve herkesin anlayabileceği bir üslupla yazması, onu her kuşakta canlı kılan temel unsurlardandır.
Şehriyar’ı dünyaya tanıtan eserlerin başında, bilindiği gibi, “Haydar Baba’ya Selam” manzumesi gelir. Bu eser yalnızca bir köyü ya da çocukluğu anlatmaz; hafızayı, geleneği ve ortak bir duyguyu dile getirir. Beni de “Haydar Baba’ya Rapor” adlı nezireyi yazmaya yönelten şey, bu manzumede hissedilen güzellik, sadelik ve örf ile geleneğe duyulan sadakatin hâlâ diri olmasıdır.
Şehriyar’ın şu dizeleri, şiirin nasıl bir iç sesle kurulduğunu açıkça gösterir:
Şal istedim men de evde ağladım,
Bir şal alıb tez belime bağladım,
Gulam gile kaçdım, şalı salladım,
Fatma hala mene çorab bağladı,
Han nenemi yada salıb ağladı.
Bu kıtalar, okuru yalnızca bir manzaranın içine değil; bir hâlin içine çeker. Şiir burada anlatan değil, hatırlatan bir dildir, kelimeler insanın kendi çocukluğuna dokunan bir yankıya dönüşür.
Ben de üstattan aldığım ilhamla şöyle sesleniyorum:
Gari nene mitil atıp yatanda,
Kız oğlana gülüp işve satanda,
Oğlan kıza gül koparıp atanda,
O güllerde biz de gonca olaydık,
Gam değildi, bir gün sonra solaydık.
Bu dizelerde amaç, üstadı taklit etmek değil; onun kurduğu duygu iklimine, kendi zamanımdan bir karşılık vermektir. Nazire burada bir tekrar değil, aynı kaynaktan beslenen bir devamdır.
Şehriyar der ki:
Heyder Baba, merd oğullar doğginen,
Nâmerdlerin burunların oğginen,
Gediklerde kurtları dut boğginen,
Koy kuzular ayın şayın otlasın,
Koyunların kuyrukların katlasın.
Bu dizelerde Haydar Baba, yalnızca bir dağ değil; adaletin, cesaretin ve toplumsal vicdanın sembolüdür. Şehriyar, coğrafyayı konuşan bir karaktere dönüştürür.
Ben ise aynı sembole, kendi zamanımın yorgunluğu ve kayıplarıyla şöyle sesleniyorum:
Haydar Baba, ölenlerin oğuldu,
Şehriyarsız otağımız dağıldı,
Yaşım bitti, bulutlarım soğuldu.
Sen kalsan da, bize bir gün “gel” derler,
Oğul uşak birer birer giderler.
Burada Haydar Baba artık yalnızca doğuran değil; uğurlayan bir mekândır. Zaman değişmiş, ses hüzünlenmiş ama bağ kopmamıştır.
“Haydar Baba’ya Selam”a yazılan nazirelerin ve ithafların böylesine yoğun şekilde yazılması tesadüf değildir. Çünkü bu eser, diliyle değil, insan ruhunda bıraktığı karşılıkla yaşar:
Haydar Baba, baharlara güz gelir,
Gençliğimden tatlı tatlı söz gelir,
Ecel günü aman vermez, tez gelir.
Göğsümüzde al mendille gezeydik,
Bahçelerde güzelleri süzeydik.
Şehriyar’a olan sevgimi saatlerce anlatsam yine eksik kalır. Çünkü bu sevgi, bir şair hayranlığından çok insanın içine yerleşen bir sesle kurulan gönül bağıdır. Yine de geriye, zamanın aşındıramadığı bir şey kalır- Şehriyar’ın şiirinin, insanın iç dünyasında sessizce büyüyerek yaşayan o yankısı.

– Gerçekten de hocam, bu düşünce rübainizde çok etkileyici biçimde yer alıyor.
(Gülümseyerek:)
– “Sözdeki Füsun” kitabımdadır o rubaim.
– Evet, benim yazı masamın üstündedir o kitap, her daim.
-Her gün beni tebdil ederek, kendini memnun ediyorsun.
Her yırtılışın bir bitişindir, uyan artık, bitiyorsun.
Yapraklarımın yırtılışından sevinip, zevk alan insan,
İdraklere sığmaz gülüşün, sen de beraber gidiyorsun...
Maalesef… Her giden an, hayat bahçemize sonbaharı getirip, yaşam ağacımızdan yaprakları birer birer koparır…
– Çok doğru buyurdunuz; ömür gidiyor, zaman ise bizimle kendi isteğine uygun davranıyor. Bugün de aynı…
Zamanımız az olduğu için sorularımı da kısıtlamak zorunda kaldım.
– Hocam, size teşekkür ediyorum, bana zaman ayırdınız, Türkiye Cumhuriyeti’nin kale kapısı olan TBMM’de beni ağırladınız.
Bu benim için büyük bir şereftir. Her şey için size minnettarım. Hakkınızı helal edin.
– Helal olsun, kızım, ne demek.
Böylece, on beş yıl önce şiiri yücelmek için değil, insan kalmak için yazan, kelimenin üstünde durmayı değil, onun önünde sessizce eğilmeyi seçen bir insanı tanıdım…
Ve o kaleden ve o insandan ayrıldım…
Ayrıldım, fakat bu röportajın on beş yıl sonra gün yüzüne çıkacağını o gün aklımdan bile geçirmezdim.
Zaman geçtikçe insan, bazı sözlerin de tıpkı insanlar gibi kendi vaktini beklediğini anlıyor.
Ekim 2011. Bakü–Ankara–Bakü
