“Tımarhaneden Mektuplar”
Gazete köşelerinde genellikle bağıranlar yer bulur. Yüksek sesle itiraz edenler, sert çıkışlar yapanlar, öfkeli cümleler kuranlar… Oysa hayat her zaman böyle işlemez. Davranış bilimleri bize şunu söyler: Kalıcı etki çoğu zaman sessizlikte oluşur.
Buna Normalleştirme Ünitesi diyelim.
Burası sessiz bir servis. Çığlık yok, zincir yok, bağıran da yok. Zaten gerek kalmamıştır. Herkes normaldir artık. En azından dosyalarında öyle yazar.
Bu üniteye girenlerin çoğu ilk gün aynı cümleyi kurar: “Bende bir şey yoktu.” Haklıdırlar. Zaten burada olanların büyük kısmında gerçekten bir sorun yoktur. Ama davranış bilimleri açısından bakıldığında mesele tam da budur. Sisteme uyum sağlamayan ama hasta da olmayan birey, yönetilmesi en zor olandır.
Doktorlar beyaz önlüklü değildir; kravatlıdır. Ellerinde stetoskop değil, veri vardır. Nabız ölçmezler, uyum ölçerler. Sesini kısmış mı, alışmış mı, içinden söylenip dışarı taşırmıyor mu? Bu göstergeler bağırmaktan çok daha değerlidir.
Çünkü bağıranlar sorun değildir; bağıranlar tahmin edilebilirdir. Davranış bilimlerinde buna yüksek yoğunluklu tepki denir. Kısa sürer, çabuk yorulur. Karşılık bulmazsa zamanla söner. Sistem bunu bilir.
Asıl dikkat edilenler fısıldayanlardır.
Fısıldayanlar itiraz etmez. Zamanı geldiğinde “şimdi sırası değil” der. Biraz daha sabredelim diye ekler. Bazen de hiçbir şey söylemeden, başkasının itirazını yumuşatır. Bu bir ikna biçimidir. İnsanlara ne düşüneceklerini söylemezsiniz; hangi düşünceden vazgeçmelerinin daha mantıklı olduğunu hissettirirsiniz.
Bağıran yanlış der. Fısıldayan acaba? dedirtir.
İlki savunma yaratır. İkincisi iç diyalog başlatır. Ve en kalıcı davranış değişikliği, tam da orada başlar.
Normalleştirme Ünitesi’nde süreç bu yüzden basittir: Bir süre beklersiniz. Beklerken izlersiniz. İzlerken susarsınız. Susarken alıştığınızı fark edersiniz.
En tehlikeli cümle genellikle şudur: Ne yapalım, her yerde böyle.
Bu cümle kurulduğunda sistem rahatlar. Çünkü bu, zorlamayla değil, gönüllü vazgeçişle gelen bir uyumdur. Burada kimse zorla uysallaştırılmaz. Zor artık demodedir. İnsan kendi kendine vazgeçtiğinde sonuç çok daha kalıcı olur.
Normalleştirme Ünitesi’nin en etkili ilacı kıyaslamadır. Daha kötüsü de var denir. Bu cümleyle birçok insan sakinleşir. Çünkü daha kötüsü varsa, mevcut durum artık katlanılabilir hâle gelir.
Taburcu edilenler vardır elbette. Ama dışarı çıktıklarında kimse onları fark etmez. Çünkü artık herkes gibidirler. Davranış bilimleri açısından bu bir başarıdır. Toplumsal açıdan ne olduğu ise ayrı bir tartışmadır.
Çıkış kapısında küçük puntolarla yazılmış bir tabela asılıdır: Normal olan iyidir.
Altına biri kurşun kalemle şunu eklemiştir: Ama kimin için?
Kalemi alan bulunamamıştır. Zaten aranmıyordur.
Asıl soru şudur: Hepimiz biraz daha normal olurken, hangi parçamızı içeride bıraktık?
Bir sonraki mektupta, herkesin bu kadar “makul”, bu kadar “ölçülü” ve bu kadar “haklı” görünmekten neden yorulduğunu yazacağım. Çünkü bazen insanı yoran şey cehalet değil, sürekli akıllı görünme mecburiyetidir.
Tımarhaneden şimdilik bu kadar. Koridorda sessiz adımlarla ilerliyorum… Hem hemşireler duymasın, hem de düşüncelerim fazla akıllı görünmeye çalışmasın diye.
Sessizliğe selamet…
Eğitimci / Şair-Yazar / Davranış Bilimci
Rıza CEYLAN – R.C.
