Mezopotamya kültüründe demonlar (cinler, kötü ruhlar) doğaüstü varlıklar olarak kabul edilirdi ve çoğunlukla felaket, hastalık, kuraklık ve ölüm gibi olayların sorumlusu olarak görülürdü. Örneğin, insanlar ve hayvanların hastalanmasına neden olan salgın hastalıklar, sakat doğumlar, ateş, delilik hali gibi birçok olumsuz durumdan demonlar sorumlu tutulurdu. Demonlara dair olan inanç o kadar yaygındı ki, Lamasthu isimli demonun bebekleri kaçırdığına inanılırdı. Dolayısıyla söz konusu demon figürlerinin çoğu, kadınlarla ilişkilendirilmiş ve bu anlayış cadı avlarına kadar devam etmiştir.
Esasında böyle bir anlayışın yükselmesinde Hıristiyanlığın kabulünden sonra, Avrupalıların toplum içerisinde yabancı olarak gördükleri bireyleri cadılık ve yamyamlık gibi suçlamalarla etiketledikleri söylenebilir. Zira Hıristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren, Orta Çağ ve Yeni Çağ’da Avrupa’da yabancılar, putperestler, kâfirler, Yahudiler, büyücüler ve cadılar, yamyamlıkla suçlanarak sürgün edilmiş, işkence görmüş ve yakılarak öldürülmüştür. Bu suçlama, özellikle toplumun dışladığı gruplar üzerinde ağır sonuçlar doğurmuştur. Örneğin, Protestan reformunun kurucusu, Martin Luther, Yahudiler ve Yalanları Üzerinebaşlıklı yazısında yahudileri “içme sularını zehirleyen katiller ve şeytanın çocukları” olarak tanımlamıştır. Böyle bir yaklaşımın temelinde dini ve ekonomik etkenler etkili olmuştur.
Bu bağlamda tarih içerisinde toplumsal grupların etiketlenmesi ve belirli bir gruba yönelik önyargılar, aslında korkunun ve ayrımcılığın bir yansımasıdır. Orta Çağ’da Yahudilere yönelik bu suçlamalar, onları katil, çocuk kanı içen veya yamyam olarak etiketlerken, bu süreç toplumsal korkuları körükleyen stratejilerle desteklenmiştir. Günümüzde bu stratejiler, çeşitli kitle iletişim araçlarıyla yürütülmektedir.
Örneğin, İslamofobi gibi olgular,çeşitli medya araçlarıyla, terörizmle ilişkilendirilen Müslüman toplulukları dışlamak ve korku yaratmak için kullanılmaktadır. Bir diğer örnekse, Amerika’daki Trump yönetiminin, göçmenler ve Meksikalı işçiler üzerine yaptığı korku temalı kampanyalarda görünmektedir. Bu kampanyalarla toplumsal ötekileştirme stratejilerinin kullanıldığı iddia edilmektedir. Söz konusu tutumla, toplumda göçmenlere yönelik bir korku politikası uygulanarak biz ve onlar şeklinde bir kutuplaşma yaratıldığı söylenebilir.
Yahudi toplumlarına yönelik dışlayıcı ve ötekileştirici tutum örneklerinde,Müslüman topluluklara yönelik benzer dışlayıcı tutumlar da, medyanın, siyasi söylemlerin ve popülist politikaların etkisiyle güç kazanmıştır. Bu tür dışlama süreçlerinde, medya araçları, belirli grupları toplum için bir tehdit olarak sunarak toplumsal korkuları körükleyici bir rol oynamaktadır.
Örneğin, göçmenlere yönelik politikalarla ilgili olarak da, medya ve siyasi söylemler aracılığıyla, göçmenler ve özellikle Meksikalı işçiler gibi gruplar, suçla, terörle ve ekonomik tehditlerle ilişkilendirilmiş, bu gruplar toplumda bir tehdit unsuru olarak inşa edilmiştir. Bu bağlamda, medya ve siyasetin birer tertipleyici mekanizma olarak işlediği ve toplumsal yapıları dönüştüren stratejiler geliştirdiği görülmektedir. Hem tarihsel hem de modern dönemdeki bu örnekler, medyanın ve siyasetin, toplumsal tepkileri etkileyen ve yönlendiren bir araç olarak işlev gördüğünü açıkça ortaya koymaktadır.