“Tımarhaneden Mektuplar”
Geçen hafta Normalleştirme Ünitesi’nden söz etmiştik.
Hani şu kimsenin bağırmadığı, herkesin makul olduğu yerden…
Dosyalarda uyumlu yazan insanların aslında neye uyum sağladığını kimsenin pek sormadığı servisten.
Bu hafta yan koridordayım…
Kapısında tabela yok ama içerideki havayı soluyunca anlıyorsunuz.
Burası akıllı görünmenin ciddi bir mesai gerektirdiği yer. Buradakiler susmaz. Ama çok da konuşmaz. Konuşurken ölçer, tartar, cilalar. Cümleler ütülenmiş gibidir.
Modern hayat bize tuhaf bir görev yükledi: Her konuda bir fikrin olacak. Üstelik gecikmeden. Ekonomi konuşuluyor, hazırsın. Eğitim tartışılıyor, fikrin var. Dünya gündemi, teknoloji, spor…
Zihnimiz 7/24 açık bir haber kanalı gibi. Yayın kesilirse itibar kaybı yaşanacakmış hissi var.
Bilmiyorum demek hâlâ riskli.
Davranış bilimleri bu konuda epey şey söylüyor. Yıllar önce tarif edilen bir kavram var: Dunning–Kruger etkisi. Az bilgi insana beklenmedik bir cesaret verirken, gerçekten bilenler daha temkinli konuşuyor.
Cümlelerinin ucuna küçük emniyet kemerleri takıyorlar: Sanırım…,
Emin değilim ama…
Ama mesele yalnızca bilgi düzeyi değil. Biraz da görünürlük meselesi.
Toplantı odalarında bunu sıkça görürsünüz. Bir konu açılır, birkaç kişi görüş bildirir.
Derken biri söze girer: Bu mesele aslında çok boyutlu.
Cümle doğru olabilir. Fakat çoğu zaman asıl mesaj şudur: Ben burada derinliği temsil ediyorum. Kimse Nasıl yani? diye sormaz.
Çünkü kimse yüzeyde kalmış görünmek istemez. Böyle böyle hepimiz biraz rol yapmaya başlarız.
Sosyal medyada bu rol daha hızlı oynanıyor…
Bir başlık düşüyor, dakikalar içinde kesin hükümler sıralanıyor. Tereddüt etmek zayıflık gibi algılanıyor. Oysa tereddüt, düşüncenin namusudur.
Emin olmamak bazen dürüstlüktür.
Burada, tımarhanenin isimsiz servisinde küçük bir deneme yaptık..
Bir tartışmada herkes en az bir kez “Bilmiyorum” diyecek…
İlk anda tuhaf bir sessizlik oldu. Sanki birisi prizden elektriği çekti. Sonra konuşma değişti.
Savunma azaldı, soru arttı. Kimse küçülmedi. Aksine ortam hafifledi.
Belki de bizi asıl yoran şey cehalet değil; sürekli akıllı görünme mecburiyeti...
Her cümleyi performans gibi kurmak, her fikri bir pozisyon gibi savunmak insanı içten içe tüketiyor.
Geçen hafta sormuştum," Normal olurken hangi parçamızı içeride bıraktık?"
Bu hafta başka bir soru bırakayım. “Sürekli akıllı görünmeye çalışırken merak etme cesaretimizi mi kaybettik?”
Belki de en güçlü cümle, en iddiasız olandır… “ Bilmiyorum ama öğrenmek isterim.”
Koridorda yürürken bu kez bir kelimeyi özellikle süslemeden söylüyorum. “ Bilmiyorum.”
Garip ama gerçek…
İnsanı en çok hafifleten kelime bu.
Ama mesele burada bitmiyor. Çünkü bazıları uyum sağlıyor, akıllı görünmeyi öğreniyor, makul oluyor…
Sonra taburcu ediliyor…
Ve dışarıda hayata karışamıyor.
Gelecek hafta kapının önünde bekleyenleri yazacağım… “Taburcu olup hayata karışamayanlar.”
Tımarhaneden şimdilik bu kadar.
Biraz meraka, biraz da sessizliğe selamet…
Eğitimci / Şair-Yazar / Davranış Bilimci
Rıza CEYLAN – R.C.