Bir anne ya da babanın yüreğine dokunan en yakıcı soru şudur:
“Benim çocuğumu kim yetiştiriyor?”
Bu soru artık sadece evin içini ilgilendirmiyor. Çünkü çocuklarımız, okuldan önce ekranlarla, öğretmenden önce algoritmalarla, aile büyüklerinden önce küresel kültürle temas etmeye başladı. Dijital dünya, popüler kültür ve sınır tanımayan ideolojik akımlar çocukların zihnini, kalbini ve kimliğini şekillendiren görünmez öğretmenlere dönüşmüş durumda. Aile ise çoğu zaman bunun farkına vardığında iş işten geçmiş oluyor. Karşısında kendi değerlerine mesafeli, kökleriyle bağı zayıflamış, aidiyet duygusu aşınmış bir genç buluyor.
Acı olan şu: O genç biyolojik olarak sizin evladınız ama zihinsel dünyası başkasının inşa ettiği bir iklime ait.
Son zamanlarda patlayan küresel skandallar bu güven krizini daha da derinleştirdi. Özellikle Jeffrey Epstein dosyası, küfrün kuvvetle ulaştığı yerlerde ahlaki çürümenin ne boyutlara varabildiğini bütün dünyaya gösterdi. Çocuk istismarı ve insan ticareti gibi insanlık dışı suçların, küresel elit ağlarla anılması, toplumların zihninde derin bir kırılma hasıl etti. İnsanlar artık “çocuklarımız güvende mi?” diye sormuyor.
Asıl soru şu:
“Bu küresel düzenin ahlaki pusulası var mı?”
Çocukları koruyamayan bir sistem, insanlığa hangi değeri taşıyabilir?
Fakat bizim açımızdan mesele yalnızca fiziksel güvenlik değil. Daha sinsi ve daha kalıcı bir tehdit var: zihinsel ve kültürel kopuş. Tarihini bilmeyen, medeniyet birikiminden habersiz, kimlik referanslarını sosyal medya akımlarından alan bir gençlik farkında olmadan köksüzleşir. Kökü zayıf olan ise rüzgârın yönüne göre savrulur. Dün başka bir ideolojinin, bugün başka bir kültürel modanın peşine takılır. Sonunda ortaya, her şeye benzeyen ama hiçbir yere ait olmayan bir insan tipi çıkar.
Bu bir “başkasına benzemek” meselesi değildir.
Bu, "kendisi olamamak" meselesidir.
Oysa bir milletin gerçek gücü, yetiştirdiği insan tipinde saklıdır. Eğer biz tarihini bilen, milletinin onurunu taşıyan, inancını ahlaka dönüştürebilen bir nesil yetiştiremezsek, en gelişmiş teknolojiler bile bizi ayakta tutmaya yetmez. Çünkü medeniyet dediğiniz şey betonla, metalle değil, insanın "ruh köküyle" kurulur.
Burada çözüm öfkeye dayalı bir dil ya da herkesi düşman ilan eden bir ruh hâli olamaz. Çözüm; güçlü bir kimlik, sağlam bir ahlak ve diri bir kültürel bilinç inşa etmektedir. Türklük gurur ve şuuru, bu topraklarda bin yıllık tarih yürüyüşünün adıdır. Bu şuur, başkasına düşmanlığı değil, kendi değerleriyle barışık olmayı öğretir. İslam ahlakı ve fazileti ise gücü zulme değil, adalete bağlayan bir terbiye sistemidir. Bu iki damar birleştiğinde ortaya çıkan insan tipi, ne komplekslidir ne de savruk. Köklerinden güç alır ama başkasının hakkına el uzatmaz. İnançlıdır ama merhametsiz değildir. Güçlüdür ama ölçüsüz değildir.
İhtiyacımız olan öncü nesil işte budur.
Ekranların yönlendirmediği, iradesini eğitebilmiş bir gençlik…
Tüketimin peşinde sürüklenmeyen, üreten bir gençlik…
Haz merkezli yaşamayan, sorumluluk taşıyan bir gençlik…
Asıl mücadele; evde verilen terbiyeyle, okulda verilen değer eğitimiyle, kültürde kurulan bilinçle kazanılır. Bir nesli kaybetmek, bir savaşı kaybetmekten daha ağırdır. Ama bir nesli kimliğiyle, ahlakıyla ve şuurlu bir duruşla yetiştirmek, o millete yüzyıllar kazandırır.
Bugün sormamız gereken soru çok net:
Çocuklarımızı sadece iyi bir meslek sahibi yapmak mı istiyoruz, yoksa sağlam karakterli bir insan olarak mı yetiştirmek istiyoruz?
Eğer cevabımız ikincisiyse, işe not ortalamasını değil, değerler ortalamasını yükseltmekle başlamak zorundayız.
Gençliği ihmal eden, geleceği imha eder..
Zayi eder..
Ziyan eder…