Sanat tarihinin en büyüleyici dönemlerinden biri olan Rönesans, yalnızca büyük ustaların değil, onların gölgesinde kalan ama derin izler bırakan sanatçıların da sahnesiydi. Babasının ismini taşıyan, Botticelli’nin öğrencisi olan ve eserleriyle kendine özgü bir üslup geliştiren Lippi, renklerin ve formların ötesinde, trajedilerle örülü bir hayat sürdü.
Filippino Lippi, 1457 yılında Floransa’da dünyaya geldiğinde, doğumu yalnızca bir bebeğin dünyaya gelişi değil, aynı zamanda bir skandalın meyvesiydi. Babası, ünlü ressam Fra Filippo Lippi, bir rahipti ve Katolik Kilisesi’ne bağlı bir manastırda rahiplik yemini etmişti. Annesi Lucrezia Buti ise bir rahibeydi ve Prato’daki Santa Margherita Manastırı’nda yaşamak zorundaydı.
Ancak bu iki insan, yasak bir aşka kapıldı. Hikâyeye göre Fra Filippo Lippi, Lucrezia Buti’yi bir gün Meryem Ana’yı resmetmek için model olarak çağırdı. Lucrezia’nın güzelliği, Lippi’yi büyüledi ve aralarındaki ilişki sanatın sınırlarını aşarak tutkulu bir aşka dönüştü. Bu aşk o kadar güçlüydü ki, Lippi bir gün genç rahibeyi manastırdan kaçırdı.
Bu skandal, dönemin dini otoritelerini kızdırdı. Bir rahibin bir rahibeyle aşk yaşaması ve onunla çocuk sahibi olması kabul edilemez bir durumdu. Ancak Floransa’nın güçlü Medici ailesi, Lippi’nin yeteneğine hayran olduğu için onu cezalandırmadı. Bunun yerine Papa’ya başvurularak, ikisinin evlenmesine izin verilmesi sağlandı. Böylece Filippino, aslında bir skandalın çocuğu olarak doğmuş oldu.
Babası Fra Filippo Lippi, Filippino daha küçükken hayatını kaybedince, küçük çocuk yetim kaldı. Ancak babasının mirası ona sanatın kapılarını araladı. Sandro Botticelli’nin öğrencisi oldu ve Floransa’nın sanatsal çevrelerinde yetişti. Ancak her ne kadar babasının yolundan gitse de, kendi tarzını yaratmayı başardı.
Özellikle Brancacci Şapeli’nde Masaccio’nun yarım bıraktığı freskleri tamamlaması, onu büyük bir ressam olarak kabul ettirdi. Sanatı, dini figürlerle mistik bir atmosfer yaratıyordu. Gölge kullanımı ve detay işçiliği, onun resimlerini yaşayan bir hikâye haline getiriyordu.
Filippino Lippi’nin aşk hayatı hakkında kesin bilgiler çok sınırlıdır. Ancak resimlerindeki kadın figürlerinin duygu yüklü bakışları ve zarif ifadeleri, onun aşkı derinlemesine hissettiğini düşündürür. Hayatının büyük bir kısmını sanatıyla geçiren Lippi, evlilik yapmadı. Babası gibi skandal bir aşk yaşadığına dair bir kayıt yok, ancak eserlerinde tasvir ettiği kadınlar, onun derin bir duygusal dünyaya sahip olduğunu gösteriyor.
Bazı sanat tarihçileri, onun hayatı boyunca babasının aşk hikâyesinin gölgesinde kaldığını düşünüyor. Babası gibi yasak bir aşka sahip olmasa da, sanatıyla hislerini ifade eden biri olduğu açık.
Filippino Lippi’nin belki de en büyük mutluluğu, sanatının ona Floransa’da büyük bir saygınlık kazandırmasıydı. Yaşarken, dönemin büyük patronları tarafından desteklendi ve Medici ailesi tarafından takdir edildi. Santa Maria Novella’daki Strozzi Şapeli freskleri, onun ustalığının en büyük kanıtıydı.

Her sanatçı gibi, onun da hayali eserlerinin nesiller boyunca yaşamasıydı. Ve belki de en büyük mutluluğu, ölümünden yüzyıllar sonra bile resimlerinin müzelerde, kiliselerde ve kitaplarda var olmasıdır.
Filippino, Rönesans döneminin büyük sanatçılarından Botticelli ile sadece bir öğrenci-hoca ilişkisi değil, aynı zamanda dostluk da kurdu. Dönemin entelektüel çevresiyle iç içeydi ve Floransa’daki sanatçılarla sürekli fikir alışverişinde bulunuyordu.
Ayrıca Medici ailesiyle de yakın ilişkileri vardı. Özellikle Lorenzo de’ Medici, onun sanatını destekleyen önemli bir figürdü.
Filippino Lippi, 1504 yılında Floransa’da 47 yaşında öldü. Ölümünün kesin nedeni tam olarak bilinmese de, bazı kaynaklar onun büyük bir ateşli hastalığa yakalandığını ve yavaş yavaş güçten düştüğünü belirtir. Rönesans döneminde tıp çok gelişmiş olmadığı için, birçok sanatçı gibi onun da enfeksiyon ya da veba gibi bir hastalıktan ölmüş olabileceği düşünülüyor.
Bazı tarihçiler ise, Lippi’nin aşırı çalışma ve stres nedeniyle sağlık problemleri yaşadığını öne sürüyor. Özellikle fresk çalışmalarında kullanılan malzemeler, uzun vadede solunum yollarına zarar verebiliyordu. Toksik pigmentlerle uzun süre çalışan ressamların, zehirlenme ya da solunum yetmezliği gibi sorunlar nedeniyle hayatlarını kaybettikleri biliniyor.
Ölümü, Floransa sanat çevrelerinde büyük bir üzüntü yarattı. Onun yeteneğini bilenler, daha birçok başyapıt yapabileceğini düşünüyordu. Ancak ardında bıraktığı eserler, onun adını ölümsüzleştirdi.
Filippino Lippi, her ne kadar Botticelli veya Leonardo da Vinci kadar büyük bir şöhrete sahip olmasa da, Rönesans sanatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir.
Bugün hala Floransa sokaklarında dolaşıp bir kiliseye girdiğinizde, onun eserleriyle karşılaşabilirsiniz. Ve belki de o an, Rönesans’ın gölgelerinden yükselen bu sanatçının ruhu, zamanın ötesinde bir fısıltıyla sizinle konuşur:
“Beni fırçamla hatırla…”
Bu yazı; kaynak gösterilmeksizin, izinsiz olarak kopyalanamaz, çoğaltılamaz, alıntılanamaz ya da başka bir mecrada yayımlanamaz.
Telif 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.