Son zamanlarda haberleri açtığımızda ya da sosyal medyada kaydırdığımızda karşılaştığımız tablo hepimizi derinden sarsıyor: Şiddetin dozu her geçen gün artıyor ve ne yazık ki bu şiddet sarmalı çocuklara, hatta çocukların fail olduğu olaylara kadar uzanıyor.
Peki, nasıl oldu da "çocuk" ve "katil" kelimeleri bu kadar sık yan yana gelmeye başladı?
Belki de bu büyük ve korkunç tablonun köklerini, çoğumuzun "gençlik şakası" deyip geçtiği ama aslında çok daha derin bir sorun olan akran zorbalığında aramalıyız.
Okullarımızda sıkça karşılaştığımız akran zorbalığı, sadece bir itiş kakış değil; bir veya birkaç öğrencinin başka bir öğrenciye karşı bilinçli, kasıtlı ve tekrarlayıcı bir şekilde uyguladığı bir saldırganlıktır.
Bu durumun temelinde yatan güç dengesizliği, aslında toplumdaki daha büyük şiddet olaylarının minyatür bir kopyası gibi.
Türkiye’de lise düzeyindeki gençlerin %24 ile %51 gibi ciddi bir oranının bu problemle yüz yüze olması, meselenin ne kadar güncel ve yakıcı olduğunu kanıtlıyor.
Şiddetin bu denli artmasını değerlendirirken, zorbalığın sadece "vurup kırmak" olmadığını anlamalıyız.
Günümüzde fiziksel şiddetin yanı sıra, lakap takma gibi sözel; dışlama ve dedikodu yayma gibi ilişkisel; hatta teknoloji üzerinden 7/24 devam eden siber zorbalık türleri de bir o kadar yaralayıcı.
Bu davranışlar, mağdur olan çocukta kendine zarar verme düşüncelerine, saldırgan tarafta ise yetişkinlikte suça karışma ve şiddet gösterme riskine kapı aralayabiliyor.
Peki, bu şiddet döngüsüyle nasıl baş edebiliriz?
Belki de ilk adım, şiddetin "doğuştan gelen bir özellik" olduğu efsanesinden kurtulmaktır; çünkü saldırgan davranışlar aslında çevreden öğrenilir ve pekiştirilir.
Bir çocuk evde ebeveyninin sorunlarını bağırarak veya güç kullanarak çözdüğünü görürse, bunu model alır ve okulda arkadaşlarına uygular.
Bu noktada çözüm, sadece cezalandırmak değil, bütüncül bir okul yaklaşımı geliştirmek olabilir.
Şiddetle baş etmenin yolları üzerine düşünürsek; okullarda sadece öğretmenlerin değil, ailelerin ve biz gençlerin de içinde olduğu önleme komisyonları kurulması bir fikir olabilir.
Öğretmenlerin zorbalığı "ispiyonculuk" olarak görmeyip, bunu bir suç bildirimi olarak kabul etmesi ve öğrencilerle güvene dayalı sıcak ilişkiler kurması, sorunların büyümeden çözülmesini sağlayabilir.
Ayrıca, zorbalığa tanık olan "izleyici" grubundaki bizlerin, sessiz kalmak ya da zorbayı alkışlamak yerine mağdurun yanında durması, bu şiddet sarmalını kıracak en büyük güçlerden biri olabilir.
Sonuç olarak, toplumdaki büyük şiddet olaylarını bitirmek istiyorsak, işe okul koridorlarındaki o "küçük" görülen zorbalıkları durdurarak başlamalıyız.
Şiddetin bir çözüm yolu olmadığını, empati ve sosyal becerilerin bizi daha güçlü kıldığını anlamak ve anlatmak zorundayız.
Gelecek bizimse, onu nefretle değil, birbirimize duyduğumuz saygıyla inşa etmeliyiz.