Açlık…
ruh açlığı, fikir açlığı, istikamet açlığı.
Yunus Emre’nin dediği gibi:
“İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsin,Ya nice okumaktır?”
Bugün gençlik çok izliyor, çok tüketiyor ama kendini bilmiyor. Kökünü tanımıyor. Kim olduğunu hatırlamıyor.
Bir şeyler yapmak için çırpınıp duruyor.
Sokaklarda, ekranlarda, sanal âlemde, kalabalıkların içinde…
Ama bu çırpınış, yönünü bulamamış bir kuşun panik uçuşu gibi.
Sorun şu ki: Neyi yapacağını bilmiyor. Onu bulsa bu sefer, nasıl yapacağından haberi yok.
Çünkü yol fenerleri söndürüldü.
Necip Fazıl’ın uyarısı tam da burada gizli:
“Yol var ki varışa götürür, Yol var ki yokuşa götürür.”
Gençlik bugün yola çıkıyor ama çoğu zaman yokuşa giden yola yönlendiriliyor.
Bugün Türkiye’nin gençliği, tarihin en gürültülü ama en anlamsız çağında.
Bilgi var, hikmet yok.
İmkan var, ülkü yok.
Teknoloji var, ruh yok.
Özgürlük var, istikamet yok.
Ahmet Yesevî asırlar evvelinden seslenir:
“Hak yolunda yürüyen kul, Yalnız kalmaz, boş kalmaz.”
Oysa bugün gençlik, kalabalıklar içinde yalnız.
Evet yürüyor ama yolu kayıp.
Netice ne?
Boşluk…
Derin, karanlık, yutucu bir boşluk.
Bu boşluk, sadece düşüncede kalmaz.
Sokağa dökülür, mahkeme kayıtlarına yansır, adli sicillerde birikir.
Son yıllarda gençler arasında suç oranlarının artışı tesadüf değildir.
Cinayetler, şiddet olayları, madde bağımlılığı, çeteleşme, başıboşluk…
Bunların hiçbiri “asayiş sorunu”ndan ibaret değildir.
Bunlar medeniyet krizinin belirtileridir.
Nurettin Topçu’nun isabetle söylediği gibi:
“Ahlâk çökerse devlet de çöker, insan da çöker, millet de çöker.”
Gençlik, fikirle beslenmeyince öfkeyle beslenir.
Ülkü bulamayınca uçurum bulur.
Hakikati duymayınca kışkırtıcı seslere kapılır.
Biz gençliği, yalnızca “gelecek” diye tanımladık.
Lakin ona bir kök vermeyi ihmal ettik.
Ona yalnızca diploma sunduk, şahsiyet sunmadık.
Yalnızca meslek verdik, dava vermedik.
Yalnızca hedef koyduk, istikamet koymadık.
İmam-ı Rabbânî’nin (rahmetullahi teâlâ aleyh) ikazı burada yankılanıyor:
“Her adam zannettiğin meydanın adamı mıdır?
Her mülk sahibi Süleyman mıdır?”
Bugün gençlik, makamı büyüklük, parayı kudret, görünürlüğü kıymet sanıyor.
Bu da onu hem ahlâken hem zihnen savuruyor.
Sonuç ortada: Gençlik kimliksiz, köksüz, şaşkın ve savrulmuş.
Batı’dan ithal edilmiş hayallerle büyütülen, sosyal medyanın ölçüsüzlüğüne teslim edilen, tüketim kültürünün pençesine düşmüş bir nesil…
Bu nesilden metanet, merhamet ve adalet beklemek ham hayaldir.
Asıl soru şu: Gençliğe yol fenerlerini kim yakacak?
Devlet mi?
Aile mi?
Mektep mi?
Entelektüeller mi?
Cevap: Hepsi.
Ama özellikle bir kesim daha ağır sorumluluk taşıyor:
Mütefekkirler.
Mütefekkir, yalnızca konuşan adam değildir.
Yol gösteren, yön çizen, hakikati cesaretle dile getiren insandır.
Bugün en büyük eksiğimiz, gençliğin gözünün içine bakıp hakikati söyleyebilen, onu küçümsemeden sarsan, onu rencide etmeden silkelenmeye çağıran mütevazı ama kudretli seslerdir.
Gençlik açsa; onu sloganlarla değil, fikirle doyuracağız.
Gençlik savruluyorsa; onu zincirlerle değil, istikametle bağlayacağız.
Gençlik öfkeli ise; onu bastırmayacağız, anlamlandıracağız.
Mevlânâ’nın sesi burada yol gösterir:
“Dün dünde kaldı cancağazım,
Bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
Yeni şeyler söylemek, gençliği terk etmek değil, onu hakikate çağırmaktır.
Çünkü bastırılmış öfke patlar. Anlamlandırılmış öfke ise davaya dönüşür.
Bu milletin gençliği suçlu değil, yalnızdır.
Yönsüzdür.
Kılavuzsuzdur.
Ve şunu net söylemek gerekir:
Bir toplumu çökertmek istiyorsanız önce gençliğinin yol fenerlerini söndürün.
Biz tam da bunu yaşadık.
Şimdi görev ve gayret;
Sönmüş fenerleri yeniden yakmak.
Kökü yeniden hatırlatmak.
İstikameti yeniden göstermek.
Yunus’un duasıyla bitirelim:
“Söz ola kese savaşı, Söz ola kestire başı.”
Doğru söz, doğru fikir, doğru istikamet…
Bunlar olmadan ne gençlik dirilir, ne millet ayağa kalkar.
Kökü kuruyan, gölge veremez.