Mehmet BOZKUŞ

Tarih: 04.03.2026 14:53

İRAN POLİTİK YAKLAŞIMINDA DEĞİŞİM VE BEKLENTİLER

Facebook Twitter Linked-in

İran’ın Batı’yı Seçmesi Tarihsel ve Jeopolitik Bağlam

Dini lider Ali Hamaney’in ABD İsrail saldırılarında canlarını kayıp etmeleriyle İran’da yeni yönetim nasıl olacak sorularını beraberinde getirmiştir.ABD İran içinde bir rejim değişimini nasıl gerçekleştirecek yeterli destek bulacak mı sorularıyla beraber İran Devlet  yönetiminde kangren olmuş iç koordinasyon ve güvenlik risklerinin Ruhani Liderin öldürülmesiyle beraber bir kez daha en üst perdeden ortaya çıkmıştır.

1979 İslam Devrimi öncesinde İran’ın dış politikası, açık biçimde Batı eksenli ve özellikle ABD merkezli bir güvenlik ve modernleşme stratejisi üzerine kuruluydu. Bu dönemde İran, Orta Doğu’da Batı’nın en önemli müttefiklerinden biri olarak konumlanmış, SSCByayılmacılığına karşı bir “ileri karakol” işlevi görmüş ve bölgesel istikrarın Batı lehine korunmasında kritik rol oynamıştır.

Bu politikanın temeli, 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık’ın Batı destekli unsularla beraber devrilmesiyle atılmıştır. Musaddık’ın petrolü millileştirme hamlesi, İngiltere ve ABD ile ciddi kriz yaratmış; sonrasında gerçekleşen darbe ile Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin otoritesi güçlenmiştir.

Bu tarihten itibaren İran, ABD ile derin bir stratejik ortaklık geliştirmiştir. ABD, İran’ı hem SSCB’ye karşı jeopolitik bir denge unsuru hem de Basra Körfezi enerji kaynaklarının güvenliğini sağlayan kilit aktör olarak görmüştür.

Soğuk Savaş bağlamında İran, Batı güvenlik mimarisinin parçası haline gelmiştir. 1955’te kurulan Bağdat Paktı’na (daha sonra CENTO) katılması, İran’ın Sovyet etkisine karşı Batı bloğunda konumlandığını açıkça göstermektedir.

ABD, İran’a geniş çaplı askeri yardım sağlamış; İran ordusu modern silah sistemleriyle donatılmıştır. 1970’lere gelindiğinde İran, ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük silah alıcılarından biri olmuştur. Şah yönetimi, bölgesel güvenlikte aktif rol üstlenmiş ve özellikle Körfez’de “iki sütun stratejisi” kapsamında Suudi Arabistan ile birlikte ABD’nin bölgesel düzenini desteklemiştir.

Ekonomik alanda da bu dönemde İran Batı ile güçlü entegrasyon içindeydi. Petrol gelirlerinin artışıyla birlikte Batılı şirketler İran’da yoğun yatırımlar yapmış, altyapı ve sanayi projeleri Batı teknolojisiyle geliştirilmiştir. Şah’ın “Beyaz Devrim” adı verilen modernleşme programı, toprak reformu, kadınlara oy hakkı, eğitim yatırımları ve sanayileşme hamleleri gibi Batı tipi kalkınma unsurlarını içermekteydi.

İran, kendisini yalnızca bölgesel güç değil, aynı zamanda modern ve Batılılaşmış bir devlet olarak konumlandırmak istemiştir.

Ancak bu Batı yanlısı politika toplumsal düzlemde ciddi gerilimler üretmiştir. Hızlı modernleşme ve sekülerleşme politikaları, geleneksel dini kesimlerde ve kırsal bölgelerde rahatsızlık yaratmıştır.

Ayrıca ekonomik büyümeye rağmen gelir dağılımındaki eşitsizlikler ve siyasi baskı ortamı, Şah rejimine yönelik muhalefeti artırmıştır.

İran istihbaratı SAVAK’ın sert güvenlik politikaları, muhalefetin bastırılmasına yol açarken rejimin meşruiyetini zayıflatmıştır. Günümüzde ise Devrim Muhafızları aynı yolları izlemekte olup ekonomik hayattan güvenliğe kadar her alanda varlıklarını sürüdürmektedirler.

İran’ın İsrail ile kurduğu ilişkiler de devrim öncesi dönemin önemli göstergelerindendir. Resmi diplomatik ilişki olmasa da iki ülke arasında askeri ve istihbarat işbirliği bulunmaktaydı. Bu durum, İran’ın Batı eksenindeki konumunu daha da belirginleştirmiştir.

1979 devrimi öncesi İran, Batı’nın Orta Doğu’daki en stratejik ortaklarından biri olarak hareket eden, ABD ile askeri, ekonomik ve siyasi açıdan derin bağlara sahip bir devletti.

Ancak bu Batı yanlısı dış politika ve hızlı modernleşme süreci, içeride kimlik, adalet ve meşruiyet krizleriüretmiş; nihayetinde İslam Devrimi ile birlikte radikal bir yön değişimine yol açmıştır. Devrim sonrası İran’ın Batı karşıtı ideolojik kimliği, büyük ölçüde bu dönemin tecrübesine ve oluşan toplumsal tepkiye dayanmıştır.

İran’ın Batı’ya yönelmesi ihtimali, yalnızca bir dış politika tercihi değil; aynı zamanda ülkenin iç siyasal yapısını, toplumsal dengelerini, etnik kompozisyonunu ve küresel güç mimarisindeki yerini yeniden tanımlayacak tarihsel bir kırılma anlamına gelir.

Böyle bir dönüşüm, İran’ın mevcut ekonomik ve toplumsal koşulları dikkate alınmadan analiz edilemez.

Çünkü Tahran’ın jeopolitik tercihi, doğrudan iç istikrar, rejim meşruiyeti ve bölgesel güç projeksiyonu ile bağlantılıdır.

Bugün İran ağır yaptırımların etkisi altında, yüksek enflasyon, işsizlik, para biriminde değer kaybı ve yatırım eksikliği ile mücadele etmektedir. Petrol ve gaz gibi stratejik kaynaklara sahip olmasına rağmen küresel finans sistemine erişim kısıtlıdır.

Çin ve Rusya ile geliştirilen ekonomik ve askeri işbirliği, İran’a belirli bir nefes alanı sağlamış olsa da bu ilişkiler ekonomik refah üretmekten ziyade yaptırım dengeleme ve güvenlik eksenli bir çerçevede ilerlemiştir.

Toplumun özellikle genç, eğitimli ve şehirli kesimlerinde ise küresel entegrasyon, ekonomik fırsatlar ve daha yüksek yaşam standartları beklentisi giderek artmaktadır. Bu tablo, İran yönetimini dış politika seçeneklerini yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır.

İran’ın Batı ile kapsamlı bir uzlaşıya yönelmesi; nükleer dosyada kalıcı bir anlaşma, yaptırımların kaldırılması, enerji ihracatının serbestleşmesi ve Batılı yatırımcıların dönüşü anlamına gelir.

Böyle bir gelişme kısa vadede ekonomik rahatlama sağlayabilir ve toplumsal memnuniyetsizliği azaltabilir. Ancak mesele yalnızca ekonomik değildir. 1979 devrimi sonrası inşa edilen siyasal kimlik, büyük ölçüde Batı karşıtlığı ve devrimci ideoloji üzerine kuruludur. Dolayısıyla Batı ile normalleşme, ideolojik bir yeniden çerçeveleme gerektirir.

Bu süreç doğru yönetilmezse rejim içi güç dengeleri sarsılabilir ve muhafazakâr tabanda ciddi direnç doğabilir.

Toplumsal Batı tepkisinin aşılması bu noktada kritik önemdedir. İran toplumu homojen değildir. Kentli ve genç nüfus Batı ile entegrasyonu ekonomik fırsat olarak görürken, devrim ideolojisine bağlı kesimler bunu kimlik ve egemenlik kaybı olarak değerlendirebilir.

Bu nedenle Batı ile yakınlaşma süreci “teslimiyet” değil “ulusal çıkar odaklı pragmatizm” olarak sunulmalıdır.

Ekonomi kazanımların hızlı biçimde halka yansıması, işsizlik ve enflasyonun somut biçimde düşmesi, toplumdaki direnç refleksini zayıflatacaktır.

Aksi halde ideolojik kırılma, sosyal alanı ve iç gerilimi artırabilir. Bu dönüşümün etnik yapı üzerindeki etkisi de dikkatle değerlendirilmelidir.

İran nüfusunun çoğunluğu Fars olmakla birlikte önemli sayıda  Kürt, Arap,  Beluç ve Türklerden  bulunmaktadır. Özellikle sınır bölgelerinde yaşayan bu gruplar ekonomik eşitsizlikler ve yönetimle yaşanan gerilimler nedeniyle hassas bir konumdadır.

Batı ile ekonomik normalleşme süreci, bölgesel kalkınma projeleri ve altyapı yatırımlarıyla desteklenirse etnik gerilimleri azaltabilir. Ancak Batı ile yakınlaşmanın siyasal reform beklentisini artırması ve yönetimin bu beklentilere kapalı kalması durumunda kimlik temelli talepler güçlenebilir. Bu nedenle dış politika yön değişimi, kapsayıcı yönetişim ve yerel kalkınma politikalarıyla eş zamanlı yürütülmelidir.

İran’ın Batı’ya yönelmesi Rusya için önemli bir stratejik kayıp anlamına gelir. Moskova, özellikle son yıllarda İran’ı Batı karşıtı blokta önemli bir ortak olarak konumlandırmıştır.

Askeri işbirliği, enerji koordinasyonu ve Suriye sahasındaki eşgüdüm, iki ülke arasındaki stratejik bağın temelini oluşturur. İran’ın Batı ile uzlaşması, Rusya’nın Orta Doğu’daki nüfuzunu zayıflatır ve enerji piyasasında rekabeti artırır.

İran’ın yaptırımsız biçimde Avrupa pazarına dönmesi, Rusya’nın enerji kozunu zayıflatabilecek bir gelişmedir. Bu nedenle Moskova, İran’ı tamamen kaybetmemek için dengeleyici diplomasi izleyebilir; ancak İran’ın Batı güvenlik mimarisine yaklaşması Rusya açısından ciddi bir jeopolitik daralma yaratır.

Çin açısından ise tablo daha ekonomik ve pragmatik bir nitelik taşır. Pekin, İran’ı enerji güvenliği ve Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında kritik bir transit ve tedarik ülkesi olarak görmektedir.

Yaptırımlar nedeniyle Çin, İran petrolünü avantajlı koşullarda temin edebilmiştir. İran’ın Batı ile normalleşmesi, Çin’in bu ayrıcalıklı konumunu zayıflatabilir ve Batılı şirketlerin İran pazarına dönüşüyle rekabet artabilir.

Bununla birlikte Çin, ideolojik bloklaşmadan ziyade çıkar odaklı politika izlediği için İran ile ekonomik ilişkilerini sürdürmeye devam edecektir. Ancak İran’ın Batı’ya entegrasyonu, Çin’in ABD karşısında kullandığı jeopolitik kaldıraçlardan birinin etkisini azaltır.

Küresel sistem açısından bakıldığında İran’ın Batı’yı seçmesi, Avrasya ile Atlantik arasındaki güç rekabetinde yeni bir faza geçiş anlamına gelir.

İran, Rusya,Çin ekseninin Orta Doğu’daki en önemli ortaklarından biridir. Bu aktörün yön değiştirmesi, çok kutuplu sistem arayışında ciddi bir kırılma yaratır.

Enerji piyasaları yeniden şekillenir, Avrupa’nın arz güvenliği dengesi değişir ve Orta Doğu’daki güvenlik mimarisi yeniden tanımlanır. Ancak en olası senaryo keskin bir blok değişimi değil, çok yönlü denge siyasetidir.

İran tarihsel olarak büyük güçler arasında manevra alanı yaratma geleneğine sahiptir. Batı ile ekonomik entegrasyon arayışı, Rusya ve Çin ile ilişkilerin tamamen kopması anlamına gelmeyebilir. Böyle bir hibrit model hem toplumsal tepkiyi minimize eder hem de İran’ın stratejik özerkliğini korur.

İran’ın Batı’ya yönelmesi, ekonomik rahatlama ve küresel entegrasyon fırsatı sunarken; ideolojik kimlik, toplumsal denge ve etnik yapı açısından hassas bir dönüşüm süreci gerektirir.

Rusya için stratejik kayıp, Çin için ekonomik avantajların azalması anlamına gelen bu senaryo, küresel güç mimarisinde önemli bir yeniden konumlanma yaratır.

İran’ın başarısı, dış politika tercihini iç toplumsal mimariyle uyumlu biçimde yönetebilmesine bağlıdır. Aksi halde jeopolitik yön değişimi, iç istikrarsızlık riskini beraberinde getirebilir. İran’ın önündeki temel soru, Batı ile entegrasyonu sistemin sürekliliğini koruyarak mı, yoksa sistemsel bir dönüşümle mi gerçekleştireceğidir.

Bu tercih, yalnızca İran’ın değil, 21. yüzyılın güç dengelerinin seyrini de belirleyecektir.

Bölgesel etkileri İran’ın Batı’ya yönelmesi ihtimali, yalnızca Tahran’ın dış politika ekseninde bir değişim anlamına gelmez; bu gelişme aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenlik mimarisini, enerji jeopolitiğini, mezhepsel dengelerini ve büyük güç rekabetinin bölgesel yansımalarını kökten etkileyebilecek bir dönüşümdür.

İran bugün ağır yaptırımlar, ekonomik kırılganlık, genç nüfusun artan beklentileri ve bölgesel askeri angajmanların maliyeti arasında sıkışmış durumdadır. Böyle bir tabloda Batı ile normalleşme arayışı, ekonomik nefes alma ve uluslararası entegrasyon fırsatı sunabilir. Ancak bu tercihin hem iç hem bölgesel sonuçları çok katmanlıdır.

Mevcut durumda İran, ‘’Şii Doktrini’’ çerçevesinde Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan bir etki hattı üzerinden bölgesel nüfuz üretmektedir. Bu nüfuz, büyük ölçüde güvenlik eksenli ve Batı karşıtı bloklaşma üzerinden şekillenmiştir.

İran’ın Batı ile uzlaşması halinde bu stratejik doktrinin yeniden tanımlanması gerekecektir. Öncelikle Irak ve Suriye sahasında İran’ın askeri varlığı ve vekil güçler üzerinden kurduğu denge, daha diplomatik ve ekonomik araçlara kayabilir.

Bu durum kısa vadede güç boşluğu tartışmalarını gündeme getirse de uzun vadede çatışma yoğunluğunu azaltma potansiyeli taşır.

Körfez bölgesi açısından İran’ın Batı’ya yönelmesi karmaşık bir etki doğurur. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler, İran’ın Batı ile uzlaşmasını iki farklı biçimde değerlendirebilir.

Birincisi, İran’ın uluslararası sisteme entegre olmasıyla daha öngörülebilir ve kurumsal bir aktöre dönüşeceği beklentisidir. Bu, bölgesel tansiyonu düşürebilir ve ekonomik işbirliği zeminini güçlendirebilir.

İkincisi ise İran’ın ekonomik olarak güçlenmesi ve yaptırımlardan kurtulmasıyla bölgesel nüfuz kapasitesinin artacağı endişesidir. Bu nedenle Körfez ülkeleri, İran,Batı yakınlaşmasını dikkatli ve temkinli izleyecektir.

İsrail açısından İran’ın Batı ile ilişkilerini normalleştirmesi, güvenlik paradigmasında önemli bir değişim yaratabilir. Nükleer dosyada kalıcı bir uzlaşma sağlanması ve İran’ın daha şeffaf bir politika izlemesi, İsrail’in tehdit algısını azaltabilir. Ancak bu durumun gerçekleşmesi, İran’ın bölgesel vekil ağını ne ölçüde dönüştüreceğine bağlıdır. Eğer İran askeri yayılma stratejisini terk etmeden Batı ile ekonomik entegrasyona yönelirse, İsrail açısından risk algısı devam edecektir.

Enerji jeopolitiği bakımından bölgesel etkiler daha somut olacaktır. İran’ın yaptırımlardan kurtularak küresel enerji piyasalarına tam kapasiteyle dönmesi, petrol ve doğalgaz arzını artırır. Bu durum, özellikle Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltma çabalarında İran’ı alternatif kaynak haline getirebilir. Aynı zamanda Körfez ülkeleri ile İran arasında enerji rekabeti yoğunlaşabilir.

Enerji fiyatları ve arz güvenliği dengeleri yeniden şekillenirken, Orta Doğu küresel enerji denkleminde daha rekabetçi bir yapıya bürünebilir.

Türkiye açısından da İran’ın Batı’ya yönelmesi önemli sonuçlar doğurur. Ekonomik entegrasyon süreci, Türkiye,İran ticaretini artırabilir ve enerji işbirliği için yeni fırsatlar yaratabilir. Ancak İran’ın Batı ile ilişkilerinde elde edeceği avantajlar, bölgesel rekabet dinamiklerini de etkileyebilir. Özellikle Irak ve Suriye sahasında güç dengeleri yeniden tanımlanabilir.

Türkiye için bu süreç hem ekonomik fırsat hem de jeopolitik yeniden konumlanma gerektiren bir gelişme olur.

Toplumsal ve mezhepsel düzlemde de bölgesel yansımalar ortaya çıkar. İran’ın Batı ile normalleşmesi, Şii-Sünni eksenli jeopolitik gerilimi azaltma potansiyeline sahiptir.

İran’ın ideolojik devrim ihracı söylemini yumuşatması, mezhep temelli kutuplaşmayı zayıflatabilir. Ancak bu dönüşümün gerçekçi ve kalıcı olabilmesi için İran’ın vekil güçler stratejisinde yapısal değişiklik yapması gerekir.

Etnik yapı açısından bölgesel etkiler de göz ardı edilemez. İran içindeki Türk, Kürt ve Arap nüfusun yaşadığı sınır bölgeleri, komşu ülkelerle doğrudan etkileşim halindedir. Ekonomik entegrasyon ve sınır ticaretinin artması, bu bölgelerde kalkınma ve istikrarı güçlendirebilir.

Ancak siyasi reform beklentilerinin karşılanmaması durumunda kimlik temelli talepler bölgesel aktörler tarafından jeopolitik araç haline getirilebilir. Bu nedenle İran’ın iç reform süreci, bölgesel istikrarla doğrudan bağlantılıdır.

Rusya ve Çin açısından bölgesel etkiler de dikkat çekicidir. İran’ın Batı’ya yönelmesi, Rusya’nın Suriye ve Doğu Akdeniz hattındaki stratejik derinliğini zayıflatabilir.

Çin ise Körfez ve Orta Doğu’daki enerji ve ticaret ağlarını yeniden dengelemek zorunda kalabilir. Bu durum, Orta Doğu’yu büyük güç rekabetinde daha esnek ve çok taraflı bir zemine taşıyabilir.

İran’ın Batı’yı seçmesi, Orta Doğu’da güvenlik mimarisinin yeniden tasarlanmasına, enerji dengelerinin değişmesine ve mezhepsel kutuplaşmanın potansiyel olarak azalmasına yol açabilir. Ancak bu senaryonun istikrar üretmesi, İran’ın iç reform kapasitesine, toplumsal rızayı yönetebilmesine ve bölgesel nüfuz stratejisini yeniden tanımlayabilmesine bağlıdır. İran’ın yön değişimi, yalnızca bir eksen kayması değil; Orta Doğu’nun güç haritasını yeniden çizebilecek tarihsel bir dönemeçtir.

 

Mehmet BOZKUŞ

Stratejist-Siyaset Bilimci


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —