Bu zırvaları çoğaltmak mümkün. Mesela: Kocişko, canişko, babişko, oğlişko.
Necip Fazıl Kısakürek makalesinden naklen
Bir millete yapılacak en büyük manevî suikast, onun diliyle oynamaktır!» (Goethe)
Meşhur Fransız edip ve mütefekkiri (Bossuet) diyor ki: On ne confie rien d'immortel a des langues incertâines'et toujöurs changeantes
«Sabit olmayan ve her ân değişen dillere ölümsüz bir eser emanet edilemez!»
Yâni, yerine oturmamış, bürkânî (volkanik) topraklar üzerinde nasıl büyük inşalar yapılamazsa, kıvamsız ve her ân değişik, tek kelimeyle «uydurukça» denebilecek lisanlardan da büyük eser beklenemez.
Konfüçyüs dil konusunda şunları sıralar.
Bir ülkeyi idare etme yetkisini bana verseler, işe önce dili düzeltmekle başlardım. Çünkü dil bozulursa kelimeler, düşünceleri iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve düzen bozulur. Töre ve düzen bozulursa adâlet yoldan sapar. Adâlet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.
Numan Aydoğan Ünal bir yazısında
Dünyada, Türkiye’den başka dili tahrip edilen bir millet yoktur.
Son zamanlarda öyle bir kelime peyda oldu ki; artık, gazeteci, sunucu, siyasetçi, akademisyen, hemen herkes konuşma ve yazmada, hem de birkaç defa “gerçekleşmek” kelimesini muhtelif şekillerde kullanıyor.
Aslında “gerçek” uydurma bir kelimedir. Ecdadımız bu kelimeyi kullanmadı. Hakikat kelimesini kullandı. Yavuz Bülent Bey diyor ki; “Gerçek yeni çıktı. Hakikat kelimesi yerine gerçek kelimesini kullanılırsak ne kaybederiz? Ne mi kaybederiz? Hakikati, hakikati!... Hem de “hakikatli yâr”, “hakikatli dost” ile birlikte…”
Birkaç saçma cümle gerçekleştirelim (!)
Beklenen kar henüz yağmadı demek varken;
Beklenen kar yağışı henüz “gerçekleşmedi” demek daha zor değil mi?
Şiddetli fırtınadan dolayı uçak piste iniş “gerçekleştiremedi”
Burada ki iniş gerçekleştiremedi yerine İnemedi demek daha güzel değil mi?
Aşırı sis yüzünden pek çok uçak seferi “gerçekleştirilemedi” be mübarek İptal edildi desen dilin mi kurur?
Eskiden bir meseleyi on kelime ile ifade edebilirdik, kelime hazinemiz çok zengindi.
Şimdi on meseleyi bir kelimeye sığdırıp ifade etmeye çalışıyoruz. Ardından acaba bu kelime hangi manada kullanıldı diye de düşünmeye başlıyoruz. Aslımızdan o kadar uzaklaşmışız ki kendi dilimizi yeniden tercüme ihtiyacı hissediyoruz.
Kendi dilini tam bilmeyen başka bir dili de öğrenemez. (Bernard Shaw)
Çok erken yaşlarda başlayıp yüksek okul bitene kadar yabancı dil dersleri okuyor sınavlara giriyoruz ama; dili öğrenemiyoruz. Bunun tek sebebi var; kendi dilimizi bilmiyoruz. Yabancı kelimeleri karşılayacak kelime bulamıyoruz.
Gürbüz Azak bir yazısında şu tespitleri yapar: İtalyanlar "Traduttore traditore" derler
Yani, "Mütercim haindir." Tepeden tırnağa haklılar. Çünkü hiçbir dil diğerine tam aktarılamaz. Hele büyük diller; sanatta, edebiyatta zirvelerden seslenmiş abide lisanlar. Türkçemiz de bir zamanlar öyleydi. Fuzûlî, Bâkî, Nedim, Nabi, işte o haşmetli dönemlerin eser adamlarıdır.
Bizler iyi oluşturulmuş lisanımızla düşünce ve fikir ufuklarını hallaç pamuğu gibi atarken ortalıkta Almanca yoktu. Rusça, İngilizce de yoktu.
Almanlar dert anlatmak için Fransızcadan yığınla fiil aldılar. 15'inci asra kadar Lâtince ile Fransızcanın emri altında kalan Almanca, Lüther'in İncil tercümesiyle 16, asır sonu ancak doğrulabilmiş; Goethe, Schiller, Kant, Fichte gibi mütefekkirlere ulaşmıştır.
İngilizce o dönemde Lâtinceye, Rusça ise; Fransızca ile Tatarcaya esirdi.
Arapça bile Rumca ile İbranicenin gölgesindeydi. Emeviler çağında halife Melik bin Abdülmelik zamanına kadar Şam'da resmî dil Yunanca idi.
Nihat Sami Banarlı, Bizim dilimiz İmparatorluk dilidir. İmparatorluk kuran milletlerin başka milletlerden kelime alması ve vermesi doğaldır. Saf bir dil yoktur. Dile yerleşen kelime senindir. Bizde dil devrimindeki maksat Arapça ve Farsça kelimeleri atmak olsa da diğer dillerden alınmış kelimeleri de atmak zorunda kaldılar. Sonuç mizah konusudur. Mesela çiçekçiye gittin Gardenya veya Orkide alacaksın. Bu kelimeler Fransızca olduğu için kelime uydurman lazım. Manava gittin Domates, Biber, Karpuz Yunancadır. Eve geldin Siteden içeri adım atamazsın. Çünkü Site Latince, (Apartman Salon Balkon Tuvalet) Fransızca Pencere Farsça, Mutfak Arapça Banyo İtalyanca
Dilimizde hangi dillerden ne kadar kelime var? 2017 tarihli bir makaleden aldım.
Arapça: 6467, Fransızca: 5253, Farsça: 1359, İngilizce: 485, Rumca: 400 Almanca: 98, İtalyanca: 89, Latince: 78 Yunanca: 48, Rusça: 44, İspanyolca: 33, Slavca:24
Soğdca: 24 Ermenice:24 Bulgarca :19, Macarca: 9 Japonca: 9 İbranice: 7,
Moğolca: 4, Portekizce: 3, Fince: 2 Norveççe: 2, Arnavutça: 1, Korece: 1,
Şair yazar Attila İlhan’ın Fransız Türkolog Prof. Carlier ile arasında geçen konuşma:
Prof. Carlier genç Attila İlhan’a: “Delikanlı, Türkçeye ne yaptınız?” diye soruyor.
Attila İlhan: Dilimin döndüğünce ona, “Dil Devrimi’ konusunda izahat veriyorum. Türkçenin Arapça ve Acemcenin istilâsına uğradığını vs. Anlatıyorum.
Carlier: Batı ülkeleri, Fransa, İtalya ve İspanya, nasıl millet diline geçerken, Yunanca/Latince kökenli birçok kelime, hatta kuralı aldılar kullandılarsa; Türklerde, Selçuklu/Osmanlı ümmet sentezinden, millet sentezine geçerken, dillerinde elbette Farsça/Arapça kelimeler bulunacaktır ve bunda yadırganacak bir şey yok; ya da asıl yadırganması gereken, “özleştirme” adı altında dilin budanıp kuşa çevrilmesi:
Zira böyle yetiştirilen genç kuşakların, ecdadın dilini anlaması imkânsızdır. Bu da kendi kurdukları (Selçuklu/Osmanlı) medeniyet sentezinden kopmalarına, boşlukta kalmalarına yol açar!..”
Hayret -biraz da dehşetle- dinliyordum; elimde olmaksızın, belki de onu “madara etmek” maksadıyla, sözünü keserek sordum
Peki; şimdi siz Fransızcadaki Yunan/Latin kökenli kelimeleri atsanız, ne olur?”
Cevabı unutulur gibi değildir:
Atamayız, çünkü geriye kalsa kalsa, yüz, bilemedin iki yüz kelime kalır. O da konuşmaya yetmez.”
İnönü devri Cumhurbaşkanlığı sanat danışmanı Nurullah Ataç:
Alenen ve resmen: Yunanca ve Latinceye geçmeliyiz, onlar gibi olmalıyız, onlara benzemeliyiz! dediği dönemdeydik.
Bunu kendisine söylediğim zaman, Prof. Carlier’den aldığım cevap:
Biz bunu sömürgelerde uyguladık. Kimliklerini, kişiliklerini yitirdiler!