Toplumda bazı insanlar vardır; hayat onların omuzlarında yürür ama bu pek fark edilmez.
Düzen sürüyorsa bu olağan kabul edilir, bir aksaklık varsa sorumluluk onlara yüklenir.
Yapabildikleriyle var olurlar, ama varlıkları çoğu zaman görülmez.
Bu görünmezliğe en çok maruz kalanların başında kadınlar gelir.
Hem evde hem işte, hem duygusal hem fiziksel olarak taşıyıcı olmaları beklenir...
Üretmeleri, toparlamaları, idare etmeleri neredeyse otomatik bir görev gibi algılanır.
Emeğin adı vardır ama karşılığı çoğu zaman sessizliktir.
Elinden geleni yapmak zamanla bir tercih olmaktan çıkar, bir zorunluluğa dönüşür.
Çalışmak, sorumluluk almak, fedakârlık yapmak…
Bunlar takdir edilmesi gereken emekler olmaktan çıkar, “zaten yapılması gereken” başlığı altına yerleştirilir.
Görülmeyen emek arttıkça, beklenti de sessizce büyür.
İnsanın iç dünyası ise bu sessiz düzenle uyumlu değildir.
Herkes gibi, fark edilmek ister.
Bir teşekkürün, bir cümlenin, “farkındayım” denmesinin ne kadar iyileştirici olabileceğini bilir.
Ama sessizliğin normalleştiği yerde, bu ihtiyaç dile getirildiğinde çoğu zaman abartı sayılır.
Bu sessizlik sadece yetişkinlerin dünyasında yaşanmaz.
Bazen bir çocuğun hayatında da kendine yer bulur.
Ailesine destek olmak zorunda kalan, çalıştığı için okulunu sürdüremeyen, yaşıtlarıyla aynı imkânlara sahip olamayan çocuklar da bu maalesef içindedir.
Takdir edilme duygusu bir ayrıcalık değildir.İnsanın kendini değerli hissetme ihtiyacıdır.
Görülmek, emeğin fark edilmesi, kişiyi hayata bağlar.
Sessizliğin normalleştiği bir toplumda, en çok emek görünmez olur.
Ve görünmeyen emek, zamanla tükenir…
Takdir edilmeyen emek tükenir.Kıskançlık büyütmez, örnek almak büyütür.
Daha büyük adımlar atmak istiyorsak, önce birbirimizi görmeyi öğrenmeliyiz…
Gözde Şahin
Sunucu-Eğitimci