“Tımarhaneden Mektuplar”
Bugün tımarhane kapısından çıkan umutla ilgili küçük bir tören vardı.
Alkış yoktu. Çiçek de yoktu.
Bazen en sessiz törenler, en çok düşündürendir.
Umudu taburcu ettiler.
Gerekçesi basitti: Topluma uyum sağladı.
Bir süredir iyi değildi Umut. Sürekli soru soruyordu: “Niye böyle? Başka türlü olmaz mı? Bu gerçekten normal mi?”
Rahatsız edici belirtiler uzun süre tolere edildi ama bir yere kadar.
Sonra baktılar, dışarıda bu soruları soran kimse kalmamış.
Demek ki iyileşmişti.
Bazen, içten bir şiir, en uzun reçetelerden daha iyileştirici olabiliyor.
Taburcu kâğıdını imzalarken küçük bir şiir mırıldandı Umut:
Beni iyileştirdiler,
Alışmayı öğrettiler.
Artık, canım yanmıyor
Sadece hiçbir şey hissetmiyorum.
Umut, buraya geldiğinde oldukça sessizdi. İlk günlerde çoğu zaman köşesinde oturur, gözlerini tavana dikerdi.
Kimseye dokunmaz, kimseyle konuşmazdı.
Ama gözlerinde bir kıvılcım vardı; sanki hâlâ dünyaya bir cevabı olmasını bekliyordu.
Bir gün, yemekhanede elinde bir fincan çay, yan masadaki deftere bakarken yakaladım onu:
Neden herkes sırf alışkanlıklarından vazgeçmekten korkuyor?
Birden dönüp bana baktı, gözleri biraz hüzün, biraz merak doluydu.
Konuşmayı denedim ama Umut kısa bir sessizlikten sonra fısıldadı Bazen cevaplar, sorulardan daha çok korkutuyor insanı.
O günden sonra, Umut’un en küçük hareketi bile gözlemlemeye değer oldu.
Kitap okurken dudaklarını kıpırdatması, bir şiir dizesini mırıldanması, hatta gülümsemesi bile ayrı bir hikâyeydi.
Taburcu olduğu gün, arkasına bakmadan yürürken, kafamda tek bir düşünce vardı:
Bu sessizlik, bazı soruların cevaplarından daha derin bir hikâye anlatıyor.
Umut bazen sorularıyla, bazen sessizliğiyle öğretir; ve çoğu zaman en çarpıcı derslerini sessizce verir.
Burada Umut’la aramız iyiydi.
Çünkü burada insanlar kaybetmekten korkmuyor; zaten kaybettiklerini biliyorlar.
Dışarıda ise herkes kaybettiklerini inkâr ediyor.
İnkâr, çok güçlü bir ağrı kesici.
Davranış bilimlerinde buna “öğrenilmiş çaresizlik” deniyor.
İnsan, ne yaparsa yapsa bir şey değişmiyorsa, bir süre sonra hiçbir şey yapmamayı erdem sanıyor.
Sonra buna olgunluk, realizm, hatta bilgelik adı veriliyor.
Umut bu yüzden biraz aykırıydı: hâlâ ihtimallerden bahsediyordu.
İhtimal, dışarıda sevilmeyen bir kelime. Plan bozup, konforu rahatsız eder.
Bir hemşire kulağıma eğilip fısıldadı: Merak etmeyin, dışarıda zaten pek uzun yaşamıyor.
Haklıydı…
Dışarıda umut ya motivasyon konuşmalarında süs olarak kullanılıyor, ya da çocuklara büyüyünce geçer diye öğretiliyor.
Büyüyünce geçen şey genelde umut oluyor…
Umut insanı yerinden kaldırır, alışkanlıkları sorgulatır. Sessizce kenara itilir, fark edilmez.
Öyleyse belki de ihtiyacımız olan, kaybolan umudu fark etmek; sessiz törenlerde bile onun orada olduğunu hatırlamak.
Taburcu olurken Umut arkasına bile bakmadı.
Zaten baksa ne görecekti?
Herkes çok meşguldü; kimse eksildiğini fark etmedi.
Ama ben fark ettim…
Bir sonraki mektupta size şunu anlatacağım:
· İnsanlar umut gidince neden susmayı tercih ediyor?
· Neden sessizlik bir meziyet gibi sunuluyor?
· Konuşmayanlar nasıl oluyor da “uyumlu” sayılıyor?
Zili çalıyorlar. Koridorlar suskun, kapılar açık..
Bugün de sessizlik nöbetçi…
Yine de…
içinizdeki umudu tamamen taburcu etmeyin.
Şimdilik bu kadar. Tımarhaneden. Muhabbetlerimle…
Rıza CEYLAN
Eğitimci / Şair -Yazar / Davranış Bilimci
NLP Master Practitioner.